ŞERİF MARDİN VE METİN HEPER’İN DÜŞÜN YAPISI
- Samet Ölçek
- 1 gün önce
- 24 dakikada okunur

Şerif Mardin Kimdir?
Şerif Mardin 1927 yılında İstanbul’da doğmuştur. Annesi Reya, babası Şemsettin Beydir. Mardinizade ailesine mensuptur ve ailesinin 600 yıla yakın Mardin’in Kasımiye Medresesinde müderrislik yapmıştır. Hatta soyu Peygamber’in amcasının oğlu El Seyid El İmam Ali Bin Ebutalip Radi Allahu Anha Hazretleri’ne kadar dayandırılmaktadır. Ailesi Osmanlı Devletinden Cumhuriyet dönemine kadar birçok alim yetişmiştir. En önemlisi hukukçu, akademisyen, milletvekili Ord.Prof. Dr Ebul’ula Mardin’dir. Ayrıca ailesinden Türk-Amerikan albüm yapımcısı Arif Mardin, Türk halkala ilişkiler uzmanı Betül Mardin günümüzce tanınan isimlerdir. Babası Osmanlı dönemi diplomat ve bürokrattır; Türkiye’nin Cenevre başkonsolosluğunu yapmıştır. Baba tarafından dedesi Mardinizade Arif Bey Basra ve Suriye valiliği yapmıştır. Arif Bey Mısır’da El Kahire dergisinde şiirler yayınlamıştır. I.WW’da İngilizlerin Mısırı işgalinde esir düşmüştür. Fransızca, Arapça ve İngilizce bilmektedir. Annesi Lübnan kökenli Hristiyan-Arap bir aileye mensup ve iyi eğitimli, çok kültürlü ve dilli bir kişiliktir. Anne tarafından dedesi Ahmet Cevat Bey İkdam gazetesini kurmuştur.
Şerif Mardin liseye Galatasaray Lisesi’nde başlamış, eğitimini ABD’de tamamlamıştır. 1948 yılında Stanford Üniversitesi Siyasal Bilimler bölümünden mezun olmuş, 1950 yılında ise John Hopkins Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yapmıştır. 1954 yılında Türkiye’ye dönerek Ankara Üniversitesi’nde asistanlık yapmaya başlamıştır. Aynı yıl Forum dergisinde yazarlık yapmıştır. 1955 yılında Demokrat Parti’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ne (HP) katılmıştır. 1956-1958 yılları arasında HP genel sekreterliği görevini yürütmüştür. 1957 yılında HP Eskişehir milletvekili adayı olmuş ancak seçilememiştir. 1958 yılında Stanford Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır. Doktora tezi olan “The Young Ottoman Movement: A Study In The Evolution Of Turkish Political Thought In The Nineteenth Century”, 1962 yılında Princeton University Press tarafından “The Genesis Of Young Ottoman Thought” adıyla yayımlanmıştır. Aynı yıl HP’nin CHP’ye katılmasıyla CHP’ye geçmiştir. İktidarı eleştiren yazıları nedeniyle görevinden alınmasının ardından ABD’ye gitmiş ve 1958-1961 yılları arasında burada bulunmuştur. 1961 yılında Türkiye’ye dönerek Ankara Üniversitesi’nde yeniden asistanlık yapmıştır. 1964 yılında doçent, 1969 yılında profesör olmuştur. 1972 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünün kuruluşunda yer almıştır. 1990-1997 yılları arasında Amerikan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyeliği yapmıştır. 1994 yılında Cem Boyner’in kurduğu Yeni Demokrasi Hareketi’ne (YDH) destek vermiştir. Parti, 1995 seçimlerinde başarı elde edemeyince 1997 yılında kapatılmıştır. 1997-1998 yıllarında Berlin’de Wissenschaft College’da çalışmıştır. 1999 yılında Türkiye’ye dönmüş ve Sabancı Üniversitesi’nde çalışmaya başlamıştır. 6 Eylül 1997’de doksan yaşında vefat etmiştir. İleri derecede İngilizce, Fransızca, Almanca, Osmanlıca, Arapça biliyor.
Metin Heper Kimdir?

1940’ta İstabul’da doğdu. Ortaokula Harlow Collage ve Ankara Kolejine gitmiştir. 1963’te İstanbul Üni. Hukuk bölümünden mezun oldu. 1968-71 yıllarında ABD’de Syracuse Üniversitesinde yüksek lisan ve doktora derecesi aldı. 1975’te doçent, 1985’te prof olmuş. ODTÜ ve Bilkent’te bölüm başkanlığı, Koç ve Bilkent’te Dekanlık, ODTÜ’de rektör yardımcılığı yapmış. Harward, Kudüs ve Manchester misafir araştırmacı; Southwest Texas State, Connecticut, Brandeis ve Princeton misafir öğretim üyeliği yapmıştır. 2024 yılında vefat etmiştir.
Muhalefetin ana görevler:
· İktidarın mutlak gücünü sınırlamak
· Alternatif politikalar sunmak.
Bu tür bir muhalefet asla Osmanlı’da olmamıştır çünkü padişah en üst otoriteydi. Ancak ulema sınıfı dini değerleri yorumlayarak sultanın gücünü dolaylı olarak kısıtlayabiliyordu. Osmanlı’da güç dengeleri sultan, yeniçeriler, ulema ve kalemiye (bürokrat) arasında gerçekleşiyordu. 18. Ve 19. Yy’da kalemiye o kadar güçlendi ki ulemayı önemsemeyecek hale geldi ve yeniçeri ocağının kaldırılmasına neden oldu. I. Meşruiyetin başlamasında da bu sınıf etkili oldu. Meşrutiyet elitler tarafından kuruldu ancak güçlü bir muhalefet yoktu ve sistem çöktü. Meclisi mebusan 1876’da Kanuni Esasi ile açıldı ancak 1878’da kapatıldı. İlk kez padişaha muhalefet olan grup cılız olmasına rağmen padişahın tehlike olarak görmesinden ötürü kapatıldı. Jön Türk Devrimi ile 1908’de meclis yeniden açıldı ve Kanuni Esasi yeniden yürürlüğe girdi. Jöntürkler başta komiteci gibi çalışıyordu II. Meşrutiyet sonrası siyasi parti yapısına dönüştüler. İttihat iktidarı alınca baskıcı bir çizgiye kaydı. İttihat’ı eleştiren Fedakâran-ı Millet Fırkası ihanet ile suçlandı. Bu sefer II. Abdulhamit’in yaptığını İttihat yaptı ve muhalefeti susturdu. Hatta sıkı yönetim ilanıyla seçimleri yenilememe kararı alarak fiili bir tek parti yönetimi oluştu.
Cumhuriyetin ilk çok parti denemesinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Şeyh Sait isyanından ötürü devletin güvenliğini tehlikeye soktuğu için kapatıldı İkinci muhalefet partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkası ise halktan destek gördüğü için kapatıldı. Yani Osmanlı’daki muhalefeti bastırma geleneği bu yıllarda da devam etti. II.WW sonrası muhalefet iktidarın meşruluk unsuru olarak kabul edilmeye başlandı. Dönemde tek parti rejimlerinin itibar kaybı ve dış baskılar muhalefeti zorunlu kıldı. Ama bu partiler sürekli tehdit olarak görüldü. 1950 sonrası DP iktidara gelince eski partinin yaptıklarını yapmacığız, intikam almayacağız tarzı siyasi bir yolu izlemeyi vaat etti. Ancak muhalefet CHP iktidar DP’yi eleştirince meşru muhalefet “milleti bölmeye çalışan” bir parti olarak algılandı. İktidar ve muhalefet değişse bile TR siyasetinde muhalefet sürekli devleti bölme, varan ihanet etme ile suçlandı. Benzer tablo Afrika ülkeleri gibi az gelişmiş ülkelerde de görülür. Nkrumah birleşme ve birlik vaat etti muhalefeti tehdit olarak gördü. Nyerere de ulusal birlik mesajı verdi. Zayıf devletlerde ülke bölünür korkusu ortak. Türkiye’de güçlü devlet ve milli birlik beraberlik var ama bu bölünme korkusu siyasi bir algı.
Osmanlı’da gerçekten bir bölünme tehlikesi vardı Arnavut ve Arap. Ancak Jönler bu ayrılıkçı hareketlerden bile önce muhalefeti suçluyordu. Bu durum dönemde muhalefeti bastırmak maçıyla kullanıldı. İktidar kendini genel irade (bize karşı millete karşı çıkar yani vatana ihanet eder) olarak özdeşleştirince muhalefet bir tehdit olarak görünüyordu. Bölücülük suçlamaları muhalefeti ortadan kaldırmak için tekrar tekrar aynı suçlamaları kullanıyor (kinizm). Türkiye’de muhalefet düşman olarak algılanıyor, Osmanlı’da da böyleydi. Avrupa tarzı fikirler getirilmeye çalışıldı ama sonuçlanmadı. Osmanlı’da Doğu despotizmi vardı aşırı merkezi ve otoriter ve muhalefeti barındırmaz (tek bir hükümdarın mutlak, sınırsız ve keyfi bir güçle hüküm sürdüğü otoriter bir yönetim biçimidir.) . Osmanlı’da millet sistemiyle farklı gruplara kontrollü özgürlük verilmekteydi. Dini anlamda Osmanlı izin vererek özgürlükçü ancak siyasi alternatif yasaklayıcı bir tutuma sahipti.
Türkiye’de Marxist düşünce zayıftır. Tr de sanayi ve işçi sınıfı yok demek bunu açıklamak için yetersizdir. Jön Türkler hiç Marx’a atıf yapmaz. Bunun iki sebebi var:
· Kemalizm: Marxizmi zararlı görür
· Toplum algısı: sınıflar yoktur, toplum bölünmez bir bütündür
· Tarihsel olarak Rusya ile ilişkiler savaş ve bölücülük korkusu
Jönler Avrupa’da kaldı burada Marxsist fikirler yaygındı ama ondan etkilenmediler. Temel amaç sosyal reform değildi siyasi reformdu, Osmanlı toplumunda Avrupa’daki gibi sanayi toplulukları yoktu.
TR’de muhalefeti bastırma ve toplumu organik görme eğilimi var toplum parçalanamaz bir bütün olarak görülüyor. Jönler de sosyal Darwinizmden etkilenerek devleti güçlü ve bütün görme eğilimindeler. TR’de Deguit’in toplum dayanışma üzerine kurulu olması fikri ve solidarizmin toplum karşılıklı bağlardan oluşur fikri kabul görmekte. Türk milliyetçiliği de millet bölünmesin üzerine yapılır. Bölünme korkusu hem muhalefeti bastırıyor hem de toplumu birleştiriyor ve birlikçi topluluk ruhu veriyor. TR’de iki grup var:
· Büyük gelenek: seçkinler, devlet, saray, bürokrasi kültürü
· Küçük gelenek: halk kültürü, taşra
Modernleşme sürecinde halk kültürü devlete daha yakın ve iki gelenek arasındaki fark kapanıyor. Küçük kültürde farklı olana tahammül yok. Türk demokrasisinde de farklıya (muhalefete) tahammül yok ve tek doğru anlayışı var. Küçük toplumu Gemeinschaft (cemaat toplumu) benziyor. Behice Boran’da çalışmalarında köy topluluklarında güçlü bağlar var ama farkı kabul etmez diyor. Toprak alan kişiye satarız ama adetlerimize uyacak diyor. Yani Küçük kültürler:
· Güçlü normları var
· Farklıya hoşgörü yok
· Demokrasi bile tek doğruya itaat olarak algılanılıyor
· Köy ve yerel yaşamda bunu göstergesi
Frederick Frey Köylerde denetim dedikodu/fısıltı ile olur ve insanlar sürekli denetleniyor gibi hisseder. Toplumda kurallar sert gibi görünse de katı işlemez. Denetim özünde devletin değil toplumundur. Farklı, dikkat çeken ve parlak kişiler uyumsuz olarak görülebilir.
-Muhalefet partileri nasıl destek buluyor?
Halk onları gerçek iktidar alternatifi olarak görüyor. Karşıt güç değil yeni düzen kurucu. Dp kırsalın ideal modeliydi muhalefet olarak değil doğru yönetim olarak görüldü.
Siyasî muhalefet, toplumda farklı seçeneklerin üretilmesini sağlayan doğal bir mekanizmadır. TR’de bastırıldığı için yaratıcılık (siyasi ve toplumsal) kayboldu. Gelişmiş ülkelerde muhalefet kurumsallaşmıştır. Siyasi gelişme kültürel gelişmeyle birlikte oldu. Doğu despotizmi ise sadece devletle değil aynı zamanda toplumda hoşgörüsüzlük, güçlü sosyal kontrol, farklıyı tehdit görmeyi de beraberinde getirdi.
Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri
Her toplumun bir merkezi vardır. Orta doğuda merkezler var ama kısa ömürlü Osmanlı ise istisna. Osmanlı’da devlet sadece yönetilmiyor insanlarda merkeze bağlı. İran’da merkez var ama halk kontrolü yok. Ama Batı’dan farklı çünkü Batı’da ulus devlet var. 17. Yy da Batı’da güçlü merkezi devlet modelleri ortaya çıktı ve gelişerek ulus devlet oldu. Kilise, feodal soylular, tüccarlar uzlaştı devlet bu güçleri yok etmedi sisteme kattı. Çapraz güçler: kilise -devlet, zengin yoksul vs. herkes aynı çizgide değil fikir ayrılıkları var ama toplumda dengeli siyaset gelişti (çatışma + uzlaşma → kurumlaşma → esnek demokrasi). Osmanlı’da ise sisteme devlet ile pazarlıkla katılım oluyor. Batı’da çopulcu demokrasi gelişirken Osmanlı’da tek yönlü oldu. Yani çevre merkez Osmanlı’da tek Avrupa’da çoğulcu. Batı’da Leviathan devletin başlangıç modeli ancak Osmanlı’da baştan güçlü merkez var. Osmanlı’da merkez: devlet, saray, bürokrasi; çevre: taşra, yerel güçler ve toplum. Batı’da ise özerk kurumlar var ve devlete karşı tanınmış ve kurumsallaşmış. Osmanlı’da ise devlet ile pazarlık eden bağımsız kurumlar yok. Osmanlı’daki ana çatışma merkez ve çevre.
Osmanlı merkez-çevre sonunu hiçbir zaman çözemedi. Osmanlı farklı yapılardan oluşan homojen ve parçalı bir topluma sahipti. Osmanlı merkezi bürokrasi ve merkezi ordu konusunda başarılıydı ama toplum tek bir yapıya entegre değildi. Anadolu’da konar göçer ve şehirli-yerleşik halk arasında uçurum vardı. Tarım yerleşik bölgelerde düzenli göçebeler ise hayvancılık yapıyor. Merkez-çevre çatışmaları:
· Göçebe-yerleşik: göçebe bağımsız, yerleşik devletle uyumlu
· Taşra merkeze isyan ediyor (devlet bunları yok etmiyor gevşek uzlaşma sağlıyor yerel özerklik gibi)
· Merkez ekonomik ayrıcalıklı
· Merkez elit, taşra kul
· Merkez kültürel güçlü çevre parçalı (dil eğitim, yüksek-ikincil kültür)
· Merkeze göre çevre tehdit; çevreye göre merkez yük/baskıcı
Dini kurumlar ise taşra ve merkez arasındaki aracı kurumlar. Modernleşme ise bu dengeyi değiştiriyor. Devlette yönetici sınıfı vergi vermeme gibi ekonomik ayrıcalıklara sahipti ancak tüccar vergi veriyordu. Devlet ekonomiyi kontrol ediyor siyaset ekonomiden üstün. Başlangıçta yükselme liyakatle sonrasında mirasla. Devlet her şeyi düzenliyordu. Tarım arazileri devlete ait ve özel mülk henüz yok köylü toprağı işler ama devlet geri alabilir. Ancak pratikte 3 nedenden ötürü devlet her şeyi kontrol etmede başarısız:
· Bazı bölgelerde özel mülk var
· Eski feodal yapı devam eder
· Yerel eşraf güçlenir
Yani merkez güçlü ama yerel de güçleniyor. Tımar bozuldukça yerel eşraf güçleniyor (ayanlar). Osmanlı’da devlet, sadece siyasal değil kültürel olarak da üstünlük kurarak merkez–çevre ayrımını derinleştirir; merkez “yüksek kültür”, çevre ise “ikincil kültür” olarak konumlanır. Osmanlı devleti yöneten ama çevre sürekli bir tehdit olarak görülüyor. Çevre ise merkezi ekonomik sömürücü bir yük olarak görüyor. Karşılıklı bir güvensizlik var. Çevre merkeze karşı savunma kültürü oluşturuyor (aile, hemşerilik, köy topluluğu, tarikat) ve çevrede bir memur kini var. Çünkü memur devleti temsil eder vergi toplar, müdahale der baskı yapar. Tımar sistemi merkez eliyle çevre ile iç içe bir tampon mekanizma. Din, adalet ve tımar dengeliyor bu çatışmayı. Osmanlı’daki merkez–çevre gerilimi zamanla sadece idarî değil, kültürel ve sınıfsal bir yabancılaşmaya dönüştü. Başta devlet güçlü merkezi yağmacı değildi. Gerileme ile köylü ezilmeye başlandı doğu despotizmi arttı. Devlet koruyan değil yük olan güçtü. Köylü eşrafa yaklaştı ama eşraf da köylüyü sömürüyor. Patrona Halil isyanı merkez-çevre çatışmasının patlama noktasıdır. Osmanlı modernleşirken Batılılaşalım diyor ama çevre bizi bozuyorsun diyor. Bu yüzden çevre-merkez çatışması sonucu ortaya çıkan PH isyanı halkın merkeze kültürel yabancılaşması ve elitlerin halktan uzaklaşmasının bir sonucudur. Çünkü modernleşme merkezin bir projesi olarak algılanıyor ve çatışma derinleşiyor.
19.yy daki 3 sorun:
· Gayri Müslümlerin ulus-devlet içerisinde bütünleştirmek (imp. Parçalanmaktan kurtarmak)
· Müslüman çevreyi merkeze bağlamak
· Halkı siyasete dahil etmek
Abdülhamit ise şunları yaptı:
· Göçebeleri yerleşik hayata geçirmeye çalışma
· Müslüman halkta ortak kimlik oluşturma
Abdülhamit Panislamizmi benimsedi ve Müslüman halkı merkeze bağlayarak bir siyasal kimlik oluşturmak istedi. Türkmenler ise kendini Osmanlı vatandaşı olarak değil Türkmen ya da Avşar olarak görüyordu. Abdülhamit zamanı merkezi devletin toplumsal bağı zayıftı Panislamcılık, ortak Osmanlı kimliği ve halifelik vurgusu ile merkez meşrulaştırılmak istendi. Osmanlı eski bir isimdi Abdulhamit’le siyasal kimliğe dönüştü. Ancak toplumun çok parçalı yapısı üst kimliği yerel kimliklere karşı kaybetti. Jönler devletin gevşekliğini yıkıp merkezileşme, laikleşme ve ortak siyasal kültür kırmaya çalıştı. Ancak taşra bunu kültürel baskı, din karşıtlığı olarak algıladı. Modernleşme merkezin diliyle geldiği için, çevrede “yabancı müdahale” gibi algılandı. İlk kertede Kurtuluş Savaşında da bu yaşandı. Atatürk herkes tarafından hoş karşılanmadı çünkü Ankara merkezi bir baskı aracı olarak algılandı. Cumhuriyet güçlü bir merkez kurdu çünkü serbestlik parçalanmayı getirecekti. Bu yüzden kontrollü siyaset yapıldı. Böylece TR’de siyaset merkezin bütünleştirme çabası ile çevrenin direnç ve yabancılaşma üzerinden şekillendi. Osmanlı Balkanları kaybedince Anadolu kültürünü devralmak zorunda kaldı, kırsal parçalı ve yerel ilişkiler üzerinden ilerleyen. 19. Yy da Anadolu kapitalizm ile tanıştı. Tanzimat reformlarıyla devlet taşraya girdi. Devlet doğrudan taşrayı yönetmiyor eşraf aracı yani patronaj. 1894 Vilayet Reformuyla merkezi kontrol arttı, bürokrasi arttı, taşra yeniden düzenlendi. Ancak modernleşme merkez-çevre kopukluğunu bitiremedi yeniden kurdu çünkü bunu aracılar üzerinden yaptı. Cumhuriyette ise modern, merkeziyetçi ve laik devlet kuruldu ancak taşrada eşraf ağalar, patronaj ilişkileri devam etti. Bu yüzden TR’de merkez elit ve taşra çatışması sürekli yaşanıyor. Eşraf ara kurum oluyor ve devletin erişemediği yere ulaşıyor. 1876 I. Meşrutiyet sonrası memur sayısı artıyor devlet güçlü ama ekonomik olarak kırılgan ve aracılık (patronaj) normalleşiyor. Eskiden devlet üst, eşraf taşra iken şimdi karşılıklı bağımlılık oluyor. 1908’de Jönler siyasete girince merkez müdahalesi azalsın yerel yönetim artsın diyor. Laikleşme taşrada tepkiye neden oluyor. Din adamları ya eşraf ile birleşiyor ya da modern karşıtlığı yapıyor. Artık çatışma sadece: devlet vs toplum değil kültürel uçurum. Modernleşme toplumu birleştirmiyor iki ayrı dünya yaratıyor.
Devlet eşrafı istemiyordu ama onlara bağımlıydı. 19 yy’da padişah kökenli bürokrasi, sadakat ve kişisel bağlılığa dayanırken yeni model Weberci akıllı bürokrasi, eğitimli memur ve kurala dayalı yönetime dayanıyordu. Hiyerarşi hala güçlü, liyakat yerine üst alt ilişkisi belirleyici. Reformcu bürokrasi ise devlete sadık eğitimli elit üretiyordu. Yine bürokrasi isim değiştiriyor ama elit aynı kalıyordu. Devlet doğrudan yurttaşa ulaşmak istiyor. Eşraf ise devletin modernleşme projesi aşağıdan yeniden şekilleniyor. Abdulhamit döneminde çelişkili bir modernleşme var sadakate ve eski ilişki ağlarına dayalı bürokratlar yüksek makamlara yetenekli değil, sadık insanlar geliyor. Bürokrasi artık ulusal bir misyon taşıyor. Eksiden padişah ve devlet çıkarı önemliyken şimdi ulus devlet merkez millet önemli. Jönler reform değil inkılap lazım diye Abdülhamit’e karşı. Jönler iktidara gelince eşrafı güvenilmez buluyor. 1920’lerde Kemalist grup merkez, “İkinci Grup” + yerel güçler = çevre. Jön Türkler ve Kemalistler, modern devleti kurarken eşrafı ve taşrayı sadece yönetilecek kitle değil, aynı zamanda kontrol edilmesi gereken siyasal rakip olarak gördüler.
İkinci grup muhalefetti Birinci mecliste dağınıktı, gevşekti ortak ideolojileri yoktu ortak rahatsızlıkları vardı. Birinci grup merkez, ikinci çevreydi. Yine burada ideoloji değil merkez-çevre kavgası var. İkinci grup merkezileşme karşıtı, dini kurumları önemseyen, yerelciydi.
· Kemalistler için halk: modern, laik, merkez tarafından dönüştürülen
· İkinci grup için halk: yerel özerklik isteyen, ekonomi serbesti
Çok parti denemeleri taşra dinamiklerini ortaya çıkarıyor. Merkez modernleştirirken çevre tepki veriyor. CHP eşrefi tasfiye etmedi sisteme soktu.
Cumhuriyetle köylü devlete bağlanabilir, sosyal devlet ve eşraf kırılabilirdi ama yapılamadı devletin önceliği köylü olmadı eşrafla çalışılmak zorunda kalındı. TR’de modernleşme köylü dönüştürmek yerine devleti güçlendirmek istedi. Cumhuriyete geçişle merkez-çevre ilişkisi şekil değiştirdi. Eşraf sisteme alındı, köylü aracıya bağımlı kaldı, bürokrasi merkezde güçlendi. Cumhuriyet devrimleri tepeden inme modernleşme idi. Toplum değişimi ideolojiye bırakıldı ancak tek başına ideoloji toplumu değiştiremez. Köylü; eşraf, ekonomik zayıflık ve eğitimsizlikten devlete bağlanamadı. Cumhuriyet modernleşmesi “devleti güçlendirdi ama toplumu dönüştüremedi. 19. Yy da telgraf, yollar ileştim vilayet sistemi güçlendi merkez taşraya ulaştı. Abdülhamit merkezi denetimi yoğunlaştırdı ve taşrada devleti görünür kıldı. Patronaj rekabeti arttı böylece. İttihat parti siyaseti başlattı eşraf siyasi aktör oldu. Siyaset yerel çıkar rekabetine dönüştü. Türkiye’de siyasal mücadele ideolojik değil örgütsel kapasite mücadelesidir. merkez = güçlü devlet aygıtı çevre = dağınık yerel ağlar.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Yapı ve Kültür
Batı Osmanlı’yı tek bir kültür gibi sunuyor, toplumsal çeşitliliği yok sayıyor ve sabit bir Türk karakteri yaratıyor. Osmanlı ise çok parçalı ve çok katmanlı. Osmanlı üç temel eksende dönüyor:
· Statü temelli iktidar (güç kişisel ve hiyerarşik)
· Sivil toplum zayıf (devlet toplum bağı zayıf)
· Toplumsal parçalanma (ulus bilinci yok)
Osmanlı’da toplumsal yapı patrimonyal yapı üzerinden örgütlenmiştir. Patrimonyalizm tüm siyasi ve idari gücün doğrudan hükümdarın elinde toplandığı, kamusal alan ile özel alanın birbirine karıştığı geleneksel bir yönetim biçimidir. Toplum ikiye ayrılıyor:
· Asker (yönetici elit) saray, ulema, bürokrat vergi vermez yönetir devlettir.
· Reaye: köylü tüccar vergi verir siyaset yapamaz.
Osmanlı’da sivil toplum yok devlet toplum arasında bir alan yok. Eşraf devlet ile pazarlık içerisinde. Weber bağlamında Osm. İktidar piyasa ilişkilerinden değil devletin merkezi otoritesinden gelir. Serbest bir toplum yok denetimli. Tott eşraf güçleniyor, devlet kontrol edemiyor ama tamamen bağımsız değiller (merkez-çevre gerilimi). Bu cumhuriyete de taşınıyor. Hisba fiyat ticaret denetimi. Avrupa’da feodal bey köylü üzerinde ara güç Osmanlı’da köylü arasında bir katman yok. OSm. Lonca korur, tüccara keyfi fiyatlandırmasına izin vermez (oligopol), şehirler özerk ekonomik güç değil. Müsadere ile kapitalist sınıf gelişmiyor sermaye birikmiyor. Vakıf sistemi ise ekonomiyi donduruyor. Osmanlı ekonomik sistemi:
· Kapitalizm oluşturmuyor
· Bağımsız şehir sınıfı oluşturmuyor
· Eşraf ile dev arasında aracı yapı kalıyor
Osm. Ticaretinde büyüme amacı yok amaç kontrol altında tutmak. Portekiz ve İngiltere’de devlet ticarete teşvik ediyor uluslararası ticaret büyüyor. Merkantalizm yok ekonominin amacı orduyu beslemek. Zorunlu tedarik ve fiyat kontrolü var serbest piyasayı engeller, tüccar zarar görür, karaborsa oluşur. Vergi de kontrol odaklı ithal vergi az ihraç vergi yüksek. Devlet borçlanmıyor vergiyi arttırıyor ve devalüasyon yapıyor. İnsan gücü kaynak emek piyasası yok. Halk üretim yapmak yerine devlet ayrıcalığı istiyor piyasa üretim üzerinden yürümüyor. Devlet özel tarıma teşvik etmedi çünkü mal kendisinin (patrimonyal). Osmanlı’da ekonomik düzen, üretim ve özel mülkiyetin geliştirilmesinden ziyade, toprak, emek ve gelirlerin devlet görevleri ve ayrıcalıkları üzerinden dağıtıldığı patrimonyal bir sistem olarak işlemektedir. Dirlikler bile geri alınıyor çünkü toprak ekonomik varlık değil siyasi kontrol aracı. Weber’e göre
· Sınıf: ekonomik pozisyon (gelir ve üretim)
· Statü: prestij ayrıcalık
Osm. statü toplumu (asker, ulema vs) bu da serbest ekonominin oluşmasını engelliyor. Statü ise tüketim kültürünü tetikliyor. Osmanlı’da sınıf ve üretim temelli değil statü temelli anlayış ticari rekabeti öldürüyor ve statü hiyerarşisini pekiştiriyor.
Batı’da korparasyonlar (meslek zümre örgütlenmesi ama devletle aracı kurum var), lonca ve şehir özerkleri var, Osmanlı’da merkeze bağlı. Hegel’in medeni toplumu devletten bağımsız ekonomik+ sosyal örgütlenme alanı var. Osmanlı’da yok çünkü toplum değil devletin uzantısı toplum var. Batı’da ekonomik güç siyasi gücü etkiliyor. Osm. tüccar zengin olabilir ama siyasi güce dönüşemez. Hegel + Weber sentezi devlet dışında örgütlü toplum. Ancak bu Osm. da yok ve çok aktörlü siyaset yerine patrimonyal kontrol var.
· Batı: sivil toplum + korporasyonlar + özerk şehirler → çok merkezli yapı
· Osmanlı = patrimonyal devlet + zayıf ara yapılar → tek merkezli yapı
· Osmanlı’da şehirler: bağımsız siyasal aktör olmadı korporatif yapı gelişmedi devlet her şeyi merkezden kontrol etti
· Batı’da : şehir + korporasyon = sivil toplumun temeli
Osmanlı’da dengeleyici güç yok Batı’da şehirler devleti dengeler Osm karşı güçler kurumsallaşmış. Bu da bir güvensizlik yaratıyor normalde devlet kontrolü düzeni sağlar. Devlet zayıfladıkça ya yeni düzen oluşur ya da kaos oluşur Osm kaos oluşuyor. Osmanlı 3 bölgeden oluşuyor:
· Avrupa şehirleri: Batı kurumsallığı var daha özerk
· Arap bölgeleri: tüccar güçlü yerel elitler serbest
· Anadolu: statü temelli zenginlik = statü
Ayanlar yerel güçlü aileler dev. Görevlisi olabilir yerel güç odaklı, toprak ver nüfuz kontrolü var. Başta merkez güçlü sonra eşraf ayan güçlü. Osmanlı’da girişimci sınıf, üretim temelli bir burjuvaziye dönüşmek yerine devletle iç içe geçen bir “iltizam ve rüşvet ekonomisi”ne kaydığı için piyasa toplumu oluşmamıştır. Osm şehirler bağımsız davranamıyor toplum kişiler üzerinden işliyor. Batı’da yargı bağımsız ama OSm.’da kadı yargı yargı gücü değil idari sistemin uzantısı. Osm isyan olur → hızlı patlar → taviz alınır → söner. Eşraf bugün devlete karşı yarın dev ile birlikte. Bu da istikrarlı güç merkezi oluşmasını engelliyor. Yani birinci yapı devlet güçlü her şeyi kontrol etmek istiyor ama kalıcı kurumlara dönüşmüyor ikinci yapılar ise toplum dışı kurumlar bunlar da bağımsız örgütlenemiyor.
Osmanlı’da iki ayrı yaşam tarzı var:
· Yüksek kültür: saray, yönetici Arapça Farsça
· Aşağı kültür: köylü, göçebe Türkçe ağır vergi
Bunlar hiyerarşik olarak birbirinden ayrılmış şehir kültürü sadece elitlerim. Teknolojide ayrılmış. Elit kendini medeniyetin taşıyıcısı olarak görüyor. Dil ayrılmış. Osm. Türk aşiret kültürüne yaslanmadı İslam imp. Kültürünü aldı. Çünkü aşiret yapısı dev. Zayıflatır merkeziyetsizleştirir. Elitler güvenlik kaygısı taşıyor çünkü yerel güç tehdit. Heterodoks, geleneksel, yerleşik veya genel kabul görmüş kurallara ve ana akım görüşlere uymayan, bunlardan farklı olan inanç, düşünce veya teorileri ifade eden bir terimdir. Düşük farklılaşma = toplumda roller net ayrışmamış. Taşra yapısında birey değil toplum merkezli. Dev. İse bunu kırıp bürokrasi koymak istiyor. Hısımlar ve bürokratlar toplulukları çatışır. Bürokratlar merkezi otorite, bireyci, kural ve disiplin. Durkheim’a göre toplum küçük, birbirine benzeyen ve kopuk birimlerden oluşuyor. Bu yapı ortak hukuk sistemini, sivil toplumu engelliyor. Türk köyü Marx’a göre köylü sınıfı değil kendine yeten kapalı birim böylece piyasa entegrasyonu yok sınıf bilinci yok. Birinci ve ikinci kültür yapıları birbirinden bağımsız yapılar üretmiyor. Devlet ile toplum arasında bağımsız, kurumsallaşmış ve dengeleyici bir ara sınıf/şehir yapısının oluşmuyor. Böylece:
· Devlet “tek merkezli güç” haline geliyor
· Toplum “devlete bağımlı parçalar” haline geliyor
· “Denge mekanizması” olmadığı için sistem kırılganlaşıyor
· Güç boşluğu → yerel güçlerin (ayan vb.) yükselmesi
· Güvensizlik ve keyfilik artar
· modern kurumların zor gelişmesi
Halkı koruma ideolojisi yönetici için “ahlaki görev” ile “pratik çıkar” çatışıyor. Tanzimatla devlet artık devlet için değil toplum için de var. Gazetecilik halk için konuşan aktör. Hukuk olarak eşit vatandaş temelli düzen. Gazeteler aracılığıyla sıradan insan da siyaseti takip ederek siyasal özne oluyor. 1877 meclisi ile toplum siyasi olarak temsil ediliyor.
· elit devleti” → “toplumla temas eden devlet”
· “statü düzeni” → “vatandaşlık fikri”
· “kapalı seçkinlik” → “kısmen açık toplumsal hareketlilik”
Genç Türkler, Tanzimat’ın yetiştirdiği modern eğitimli genç bürokrat ve askerlerin, eski saray-merkezli Osmanlı elitine karşı geliştirdiği meşrutiyetçi ve modernleşmeci muhalefet hareketidir. Artık yükselmek için devlet elitine benzemek gerekmiyor bunlar devlet elitine karşı. Elitin içinden çıkan anti-elit hareket. İlk kez halkla özdeşleşen elit çıkıyor. Gökalp saray ve halk kültürü tek bir kültür olsun istiyor. Ama hâlâ devletçi ve seçkinci düşünüyor. Gökalp modern görünmeye çalışıyor ama aslında Osmanlı’nın kolektivist devlet geleneğini sürdürüyor.
Modern TR’nin ana problemi
· Devlet çok güçlü
· Toplum örgütsüz
· Ara kurumlar zayıf
Modernleşme çoğu zaman toplumu değil devleti modernleştirmiş.
Türk Devrimi’nde İdeoloji ve Din
Ancien Regime’de soylular ayrıcalıklı, krallar güçlü, feodal düzen var ve kilise güçlü FD düzenin tamamını sorguluyor. Devrim sadece yöneticiyi değil toplumsal hiyerarşiyi de değiştiriyor. Hedef tüm eski düzen. Tocqueville 3 tür devrim vardır:
· Politik: hükümdar gider, anayasa gelir, toplum aynı kalır
· Politik ve toplumsal: ekonomi, mülkiyet, sınıflar da değişir.
· Politik + toplumsal ve dini: FD buna örnek siyaset toplum ve din odaklı
Dini devrimlerde bazen inanç sistemleri de değişir. Eski kutsalları yıkar yeni kutsallar getirir. FD’nin kutsalları ulus, halk, vatandaşlık. Devrim sadece iktidarın değişimi değil toplumun temel mantığının da değişimidir. Türk Devrimi kitlesel terör büyük iç savaş aristokrasinin toplu tasfiyesi yaygın halk şiddeti üretmedi. Ancak devletin meşruiyetini, siyasal yapısını, ideolojisini, toplum anlayışını kökten değiştirdiği için devrim sayılır. Devrim çünkü dönüşümle sonuçlandı. Ancak FD gibi halktan değil yukarıdan geldi. Bu yüzden bürokratik devrime benzer. Terör dönemi olmadığı için Jakoben değil. Osmanlı toplum yapısı zaten: güçlü sınıflar üretmemişti bağımsız burjuvazi yaratmamıştı özerk şehirler geliştirmemişti. Batı’daki gibi: sınıf devrimi burjuva devrimi halk devrimi ortaya çıkmadı. Onun yerine devletin elit kısmı devleti dönüştürerek devrim yaptı. Türk devriminde halk patlaması yok. Hedef saray, hanedan, üst bürokratlar sarayın zaten içi boştu. TR’de sınıf devrimi yok aristokrat yok, örgütlü halk sınıfı yok, burjuva yok. Darbe yapanlar Genç Osmanlılar ve Kemalistler Harbiyeli, mülkiyeli ya da modern eğitim almış kimseler. Osmanlı içindeki elitler. Halk ise devrime Kurtuluş Savaşında destek veriyor. Çıkış itibariyle doğrudan destek yok. Türk Devrimi devlet merkezli, bürokratik ve seçkinci modernleşme devrimi.
Weber: insanlar piyasa içindeki ekonomik konumca örgütlenirse toplumsal sınıflar ortaya çıkar (burjuva, işçi, kapitalist sınıf vs.). Osm ekonomik gruplar bağımsız değil güçsüz ve parçalı. Osmanlı’da Batı’da olduğu gibi ekonomik güç sahipleri devletin elitinin yerini alamadı. Ekonomi bağımsız değil bürokrasi ve ordu modernleşiyor devrimi yapanlar buradan çıkıyor. Bürokratlar Avrupa pratiklerini öğreniyor ama sultan saray geleneğinde kalıyor.
· Osmanlı’nın son dönem dönüşümü: bir halk devrimi değil bürokrasi içi elit dönüşümüdür
· Süreç: patrimonyal memurlar → Tanzimat elitleri → profesyonel teknik bürokrasi
Genç Türkler:
· mevcut yöneticiler yetersizdi devlet yanlış yönetiliyordu doğru olanı kendileri biliyordu
· İmparatorluğu yönetmeye en uygun olduklarına inanan yeni kuşaktı
Yeni elit kesim iktidar soydan geliri bilgiden gelire dönüştürdü. Türk Devrimi sadece siyasal bir rejim değişimi değil meşruiyetin kaynağının (bilgi, tecrübe eğitim) değişmesidir. Genç Türkler ve Cumhuriyet kadroları: devrimci ama merkeziyetçi ve devletçi yeni düzen tam anlamıyla kopuş yaratamadı. Devrim sonrası radikaller dini sistemden dışlamak istedi ılımlılar reform değişimleri savundu. Türk Devrimi tam bir toplumsal yapı devrimi değil daha çok devlet + kültür dönüşümüdür. Osmanlı erken döneminde savaşçı ve gazi gruplara dayanıyordu savaşçı ve yarı göçebe düzen var. Kaynaklar üretimden değil fetih ve yağmadandı. Devlet büyüdükçe fetihler geri çekildi. Gaza gelenek ve devlet tarafı:
· Gaza taraf: yerel dini ve heterodoks göçebe kültüre yakın
· Devlet tarafı: merkezî düzenli bürokratik resmi İslam destekli
Osmanlı toplumu sadece merkezi devletle değil yerel dini-sosyal ağlarla birlikte ayakta kaldı. Devlet zayıfladığı yerde tarikatlar ve yerel yapılar devreye girdi bu da TR’yi osmn.dan kopuş değil hibrit bir yapı yapar. Osmanlı’da idari sistem dini idi. Kadı devlet ile birey arasındaki en yakın temas noktası dünyevi yönetimi görünürde ayırırdı. Ama fiilen yok ole bişi Dinin iki işlevi var:
· Devlet halk arası köprü
· Halkın alternatif otoritesi
Osmanlı’da güçlü ara kurumlar yoktu din hepsinin yerini doldurdu. Resmi din halk dini ayrımı:
· Resmî din devletle iç içe elitlerin ideolojik temeli meşruiyet üretir
· Halk / derviş dini alt sınıflarda etkili cemaat oluşturur kimlik ve dayanışma sağlar
Osmanlı’da din devletin parçasıyken güçlüyken 👉 Cumhuriyet’te din siyasal alandan dışlanarak kontrol altına alındı e bu dönüşümün temel mantığı: devletin zayıflamasını engellemek yerel güçleri parçalamak merkezi modern devleti kurmak. Türk Devrimi evrensel bir modelin kopyası değil “özgül bir Osmanlı cevabı”dır Türk Devrimi, Batı tarzı sınıf devrimi değil; Osmanlı’nın güçlü devlet–kültür yapısını yukarıdan dönüştürmeye çalışan, elit merkezli bir “kimlik ve değer devrimi”dir.
Jön Türklerin Siyasî Fikirleri: 1895-1908
Jönlerin asıl amacı Osmanlı2nın dağılmasını engellemekti hürriyet amaç değil araçtı. Jönler 2 ye ayrılır:
· Gerçek hürriyetçiler: Abdulhamit baskısına tepki, kişisel özgürlük arayışı
· Devletçi Jönler: imparatorluğu kurtarma, merkeziyetçi düşünce
Genç Osmanlılar, Batı taklitçi muhalefetti ortak teori ve kalıcı ideoloji oluşturamadılar. Jönler başta halka yöneldiler halkı etkisiz görünce subay ve bürokrat odaklandılar.
· Genç Osmanlılar → fikirsel muhalefet
· Jön Türkler → örgütlü devletçi hareket
· İttihat ve Terakki → iktidara yönelen elit yapı
Ahmet rızaya göre toplum yönlendirilmeliydi halk pasif kalmamalıydı. Askeri jönler vatan savunması disiplin eklediler. Teknik akıl ve askeri disiplin birleşti. Sonuçta halk yönetilen elit ise yöneten öğreten oldu.
· Prens Sabahattin: bireyci, ademi merkeziyetçi, sivil toplumcu
· Abdullah Cevdet: Batıcı modernleşme, elit dönüşüm
Jönler halk hareketi değil halkı yönlendiren elit kesimdi. Jön fikirleri emperyalizm eleştirisi milliyetçilik parlamenter sistem tartışmaları sosyal Darwinizm siyasi partiler teorisine dayanır. Başta yabancı ayrıcalıklarına öfke emperyalizm karşıtlığı vardı. Avrupa’da “milliyet = kültür” ilişkisi fark edildi ve Türkçülük fikri güçlendi. Jön Türk ideal çözme odaklı ve ideal politika izliyor ütopik değil. İmparatorluk çöküyor acil bişiler lazım hayal kuracak vakit yok. Manheim ideoloji ve ütopya ayrımı:
· İdeoloji: Mevcut düzeni koruyan, onu meşrulaştıran düşünceler
· Ütopya: Mevcut düzeni kıran, yeni bir toplum kurmayı hedefleyen düşünceler
Jönler rejim, padişah değiştirip vatanı kurtarmak istediler. Bu yüzden muhafazakâr modernleşmeci elit. Bunlar pragmatik ve komiteci. Batı’dan farkı ırk mitleri, üstünlük ideolojileri. Türkçülük ise zorunluluktu Türk kimliğiydi diğerleri işlevsiz. Atatürk ise daha kurucu ve modernleşme yanlısı. Devleti kurtarmak en üst vazifeleriydi. ön Türkler milliyetçiliği “toplumsal ve ekonomik ilişkiler üzerine kurulu bir sistem” olarak değil, “devleti ayakta tutma ideolojisi” olarak düşündüler. Bu yüzden devlet tolumdan bağımsız düşündüler. Mannheim bürokratik muhafazakarlık devlet koruma önceliği, düzeni sürdürme isteği, radikal dönüşümlerin olmaması. Jönler ikiye ayrılır:
· Askeri çizgi: vatanı kurtarma hızlı hareket kriz odaklı düşünme
· Sivil bürokratik çizgi: elit yönetim halktan şüphe yukarıdan reform
Halka güvenmez. Demokrat değil halkın katılımı istenmiyor, karar elitlerde, siyaset tepeden inmeci. Demokratik değil otoriter-elitist bir devlet teorisi gelişti. Prens Sabahattin radikal çünkü sonrun toplumsal yapıda yöneticiler değil sistemde değişmeli. Jönler tepkili çünkü bürokrasi, merkeziyet karşıtı, elitçi değil. Sabahattin Osmanlı’nın devlet yapısına ters sistem tarafından reddediliyor. Prens Sabahattin’in radikalliği, Osmanlı’nın merkeziyetçi ve cemaatçi yapısını kırmaya çalışmasından gelir; ancak Osmanlı toplumsal yapısı Batı’dan gelen fikirleri bile kendi yapısına uyarladığı için bu tür bireyci ve yerelci öneriler sistem tarafından benimsenmemiştir.
Türkiye’de Devlet Geleneği
İlk iddia Türkiye bazılarına göre tek partiden çok partiye geçti. İkinci eskiden siyaseti bürokratlar yapardı şimdi partiler. Ama gerçekte sürekli askeri müdahaleler koalisyonlar sistemin tıkanması var bu iddialar fazla iyimser.Tr de neden siyaset gelişmiyor. TR de siyaset kurum değişimi değil merkez çevre gerilimi. TR gelişiyor büyüme sancısı var krizler bundan oluşuyor demek yetersiz. Bir seçkin- hizip (aynı grup içindeki çıkar gruplar) çatışması var. Demokrasi sorunlarının ana nedeni elitlerin kendi içerisindeki kavgaları ama bu da yetersiz sadece siyaset kavgası ile açıklanamaz. Herkes çıkar peşinde demekte açıklamaz. Küçük partiler elit kavgasından çıktı. Tr de parti liderleri merkezi teşkilat güçlü yerel merkeze bağlı. Bu yüzden hizipler bağımsız olamıyor. Siyasal kültürde açıklamıyor. Sadece ekonomik geri kalmışlık sadece büyüme sancıları sadece hizip çatışmaları yetersiz. Türkiye’de sorun sadece “demokrasi eksikliği” değil, aynı zamanda: çok güçlü devlet geleneği merkezî siyaset anlayışı seçkinlerin baskın rolü ve sınırlı katılım modeli ile ilgili yapısal bir mesele.
Weber’de devlet belirli toprakta meşru güç kullanan yapı tarafsız bir araç hükümetlerin kullandığı mekanizma
Badie ve Birnbaum: devlet her zaman hükümete bağlı pasif bir araç değildir. Bazen: devletin kendi çıkarı kendi mantığı kendi öncelikleri olabilir.
Devletlilik: devletin toplum karşısında ne kadar güçlü ve bağımsız olduğu.
Bazı ülkelerde devlet çok güçlü çünkü çatışmalar var. İngiltere’de baronlar ve kral eşit güçteydi uzlaşma yapmak zorunda kaldılar. Yerel yönetimler sisteme katıldı. OSm merkez çevreyi bastırdı.
Standestaat: Toplumsal grupların temsil edildiği siyasal yapı.
Bu gruplar kendi çıkarını savunur, kralı eleştirir, hak ister, tavsiye verir ve siyasal denge kültürü gelişir. Osm sisteme dahil etmedi çevreyi ve mahrum kaldı. Uzlaşma olunca devlet büyük olmadı çatışmalar yıkıcı olmadı. İngiliz Aristokrasisi yer geldiğinde geri adım attı orta sınıf yeni seçmene siyasi alanda yer açıldı. Demokrasi genişledi.
Fransa’da ademi merkeziyetçi feodalite var. Uzlaşmacı değil çıkarcı. İngiltere’de beraber yönetelim Fransa’ya hakkımı isterim. Fransa’da bundan dolayı sürekli çatışma var. Osm Fransız modeline benziyor. uzlaşma zayıf merkez güçlü çevreyle gerilim sürekli devlet toplumdan daha baskın.
Büyüme sancısı yanlış: bazı dönemlerde gayet iyi çalıştı 60 koalisyonları CHP ile olanlar.
Geçiş süreci yanlış: çünkü her dönemde çatışma olmalıydı. Siyaset sadece kişisel çıkar alanı değil
TR de siyaset sadece: kişisel çıkar cemaat ilişkisi hizip savaşı ile açıklanamaz. Çünkü: dünya görüşleri gerçekten etkili.
Siyasi kültür yanlış: bazı dönemlerde sistem daha uzlaşmacı işledi bazı dönemlerde sertleşti
Seçkinci demokrasi: demokrasi halkın doğrudan yönetimi değildir. Halk: sadece seçenekler arasından seçim yapar.
Devletlilik: devletin toplumla uzlaşarak çalışması.
Aşkıncı (transcendental/statist): siyaset: devlet kutsal
Araçsalcı (instrumentalist/societal):devlet toplum için araç
Easton: devlet tarafsız kurum siyaset toplumun taleplerinin sisteme aktarımı ama bu TR yi açıklamaz. Tr de devlet tarihsel ve bağımsız güç odağı. Devlet kendi kararlarını da alır halkı dinlemez bazen.
Hampston: siyasal çatışma iktidar ile muhalefet arasındadır. TR de merkez kimi dışlayacak kimi meşru sayacak
Hukuk devleti İngiltere de devletin sınırlanması Almanya’da güçlü dev bürokrasisinin meşruluğu. TR Almanya’ya benziyor çünkü bürokrasi bazen devleti korumak olarak algılanıyor.
Bu anlamda demokrasi neden işlemiyora asıl aramamız gereken devletin rolü. Osm beri devlet en güçlü aktör ve çevre-merkez çatışması var.
yaygın yaklaşımlar (eksik diyor) sınıf çatışması (işçi-burjuva) kültürel açıklamalar merkez-çevre tek başına sadece demokrasi / seçim sistemi sadece siyasal kültür Devlet çok güçlü, toplum zayıf”
DEVLET GÜÇLÜ TOPLUM ZAYIF
Demokrasi var darbe oluyor seçim var müdahale oluyor gibi paradokslar çelişki değil devletin yapısının sonucu.
Osm sınırda gaza devleti. Ordudan güç alıyor. Aşiret güçleri beyler savaşçılar merkezi otoriteyi tehdit ediyor. Eski Türk beyleri dışlanıyor devşirme kul sistemine geçiliyor devlet merkezleşiyor. Yani çevre merkeze bağlı olsun. Tımar var feodalizm yok. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen şey: güçlü devlet zayıf toplum merkezin üstünlüğü.
Osmanlıda krizler var çünkü devlet merkezi güç krizlere sert müdahale geleneği var. Uzlaşma yok.
Demokrasi için şunlar gerekir: uzlaşma kültürü devletin sınırlanması kurumların denge içinde olması toplumun siyaset üretme kapasitesi
Tr de siyaset: yukarıdan aşağıya şekilleniyor krizlerde müdahale artıyor uzlaşma yerine “kontrol” mantığı baskın oluyor
Devlet keyfi ise despot olabilir. Ilımlı aşkın ise devlet güçlü ama keyfi değil. Belirli normlara göre davranır.
Osm aşkın ama keyfi değildi. Normları vardı. Ilımlı aşkındı.
Osm modern demokrasi değildi ama despot ta değildi katı kurallı sistemleri vardı.
Devlet geleneği var ama kurumsallaşma yok çünkü padişaha bağlı kalıcı değil.
Din devlete bağlı ulema da şeyhülislam sınırlı yetkisi var.
· Fransa → güçlü devlet var ama toplumla gerilim de var
· Prusya/Avusturya → merkez güçlü ama yerel güçler ara sıra etkili
· Osmanlı → yerel güçler neredeyse hiç bağımsız değil
Osm büyük bir ev padişah baba bürokrasi hizmetkar toprak ve halk yönetilen. Memurun sınırı var başkasının işine karışamaz yetki dışına çıkamaz.
Bürokratlar mini padişahlar: padişaha bağlı ama halka karşı güçlü
Osmanlı devleti: kurumlar devleti değil sözleşme devleti değil toplum-devlet dengesi devleti değil “patrimonyal / hane halkı devlet
klasik Osmanlı yönetimi, bir tür “rasyonel patrimonyal düzen” gibi çalışıyor: kişisel otorite var ama bu otorite kuralsız değil.
Bağımsız güçler yatay ilişkiler kuramıyor dikey ilişkilerle sınırlı.
18. yy da devlet padişahın malı anlayışı anonim bürokratik devlet anlayışına dönüyor.
Özetle metin şunu söylüyor: Osmanlı devleti ne baştan sona despotik, ne de modern anlamda kurumsallaşmış bir anayasal devlettir. Tarih boyunca sürekli değişen bir denge içinde, merkezî normlar, mali yapı ve bürokratik kontrol üzerinden ayakta kalan ama kriz dönemlerinde parçalanma eğilimi gösteren hibrit bir siyasal sistemdir.
Atatürk orduyu devleti temsil eden bir “özne” olarak kurumsallaştırmadı; ama devrim sürecinde onu devlet kurucu bir araç olarak kullandı ve yüksek düzeyde “ahlaki-siyasal meşruiyet” yükledi.
Kurtuluş Savaşı dönemi: Osmanlı Devleti'nin çözülmesi ve işgal koşulları nedeniyle ordu sadece askerî bir güç değil, devletin ayakta kalmasını sağlayan kurucu ve düzenleyici bir unsur gibi işlev gördü. Bazı komutanların idarî görevler üstlenmesi de bu olağanüstü şartların sonucuydu.
Atatürk’ün yaklaşımı: Atatürk, ordunun doğrudan siyasal iktidarın taşıyıcısı olmasına mesafeli durdu. İttihat ve Terakki deneyiminin yarattığı riskleri gördüğü için Cumhuriyet’i askerî vesayet üzerine değil, profesyonel ve hiyerarşik bir devlet kurumu olarak örgütlenmiş bir ordu anlayışı üzerine kurmaya çalıştı.
Cumhuriyet dönemindeki gerilim: Ordu siyasetten uzaklaştırılmak istenirken, aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu gücü ve rejimin koruyucusu olarak sembolik bir konum kazandı. Özellikle İnönü döneminde ordu, doğrudan yönetici olmaktan çok rejimin garantörü olarak algılandı. Bu durum, Atatürk’ün açıkça tasarladığı bir sistemden ziyade, mirasının sonraki dönemlerde yorumlanmasının sonucu olarak ortaya çıktı.
Metnin temel iddiası şu: Atatürk’e göre toplum kendi başına “doğru yönü” her zaman bilemez; ünkü tarihsel olarak gelenek, din, geri kalmışlık gibi unsurlar halkın rasyonel kapasitesini sınırlamıştır. Bu yüzden “milli irade” dediğimiz şey, mevcut halk oylarının toplamı değil; daha gelişmiş bir toplumsal bilinç düzeyinde ortaya çıkacak ideal irade olarak düşünülür.
gerçeği bulmak” için ideolojiyi bir araç haline getirmekti.
Atatürk’te de “ilim ve fen” sadece teknik bilgi değil, toplumsal yön tayin eden bir rehber olarak konumlanıyor. Buradaki önemli dönüşüm şu: hakikat, çoğunluk kararından değil, rasyonel keşiften çıkıyor.
Ama burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor: Eğer “gerçek milli irade” halkın mevcut tercihlerinden farklıysa, onu kim ve nasıl belirleyecek? Metin bu soruya şu cevabı öneriyor: seçkinler + bilimsel akıl + tarihsel yönelim okuması. Yani bir tür “yukarıdan aşağıya rasyonalite”.
Ama burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor: Eğer “gerçek milli irade” halkın mevcut tercihlerinden farklıysa, onu kim ve nasıl belirleyecek? Metin bu soruya şu cevabı öneriyor: seçkinler + bilimsel akıl + tarihsel yönelim okuması. Yani bir tür “yukarıdan aşağıya rasyonalite”.
Bu metin Atatürkçülüğü, halk ege Türkiye’deki rejimi “ideolojik totalizm” değil, daha çok pragmatik, esnek ama merkezileşmiş bir modernleşme rejimi olarak konumlandırmak. egemenliğini reddeden bir yapı olarak değil; halk egemenliğini “tarihsel olarak olgunlaştırılması gereken bir süreç” olarak yeniden tanımlayan bir siyasal felsefe olarak okuyor.
Bu metin Atatürkçülüğü, halk egemenliğini reddeden bir yapı olarak değil; halk egemenliğini “tarihsel olarak olgunlaştırılması gereken bir süreç” olarak yeniden tanımlayan bir siyasal felsefe olarak okuyor.
Osmanlı’da Merkez ve Çevre
16.yy da OSm merkezden uzaklaşır yarı feodal bir yapıya dönüştü. Osmanlı hep merkezci kaldı. 19. Yy da modernleşme başladı merkezi bürokratik reformlar yapıldı. Osmanlı’da Avrupa tipi feodalizm yok serf sistemi yok. Osm aristokrasi yok devlet sürekli merkezi. Batı’da aristokrasi Osmanlı’da kul sistemi yöneticilerdi. Batı2Da güç soylularda ve toprak sahiplerindeydi. Osmanlı’da padişah ve ona bağlı kullarda. Ülke padişahın malikanesi gibiydi. Aristokrasi oluşmuyor çünkü toprak devletin. Osmanlı’da Batı’daki gibi “feodal parçalanma + yerel aristokrasi” değil, baştan itibaren “patrimonyal merkezi devlet” yapısı vardır. Osmanlı’da güç merkezden aşağıya “dağıtılmaz”, merkez her şeyi kontrol eder. Osmanlı’da din devleti denetleyen bir güç değil. Devlet sosyal konum arasındaki geçişlere engel. Asker ve vergi odaklı. Devlet yönetilen ve yönetenlerden sadakat bekler. Padişah tek güçtür ama diğer unsurlar bunu engeller. İlk başta padişah kutsaldı sonra devlet kutsal oldu. Kişisel otorite kurumsal otoriteye dönüştü. Okuryazar olmayan sadrazam olabilir önemli olan liyakattan çok sadakat.
Devleti korumak herkesin amacı ama nasıl olacağı farklı. Devlette çatışmalar sürekli çünkü birçok grubu içerisinde bulunduruyor. Osmanlı yönetim tekniği böl ve yönet kimse tek başına güç sahibi değil. Görevler net değil, makamlar değişiyor ve entrika siyaseti var çatışma kaçınılmaz. Bürokrasi sınıf değil çünkü görev ağı ekonomik çıkarları yok, yer değiştiriyor, sabit mülkiyetleri yok. Dev amacı halkı korumak değil adalet üretmek buda vergi versin yerinde kalsın. Halk devletin temeli vergiyi köylü verir orduyu o doyurur, asker de odur. Eşraf: Ayanlar, mültezimler, esnaf kethüda ve yerel ileri gelenler. Bağımsız değil dev görev verir. Eşraf devlete karşı birleşemiyor devletle ilişki kuruyor kendi aralarında rekabet var. Tek güç oluşmaması üzerine bir sistem var. Eşraf aracı. Eşraf: devletin karşısında örgütlenen bir güç değil devletin içinde işleyen bir ara mekanizma muhalif değil, “bağlantı noktası”. Merkez ise eşrafı kullanıyor fazla güçlenince geri çekiyor. 19. Yy da ne oldu bişi olmadı :D
Senedi ittifak osmn magna cartası. Halktan gelmedi merkez içindeki bir grubun kriz yönetim sonucudur. Alemdar Mustafa meşru görülmedi. Eşraf birleşemedi. Osm hala böl yönet taktiği devam. Sened-i İttifak: bir anayasa başlangıcı değil bir “toplumsal dönüşüm” değil bir “elitler arası geçici denge”. Senedi ittifak eşitler arası bir anlaşma değil. Merkez egemen sadece eşraf rahat hareket etmek istiyor. Eşraf devleti destekliyor çünkü devlet zayıflarsa yerelde yağma kaos başlıyor. Devlet lamba gibi içinden güç çıkıyor. Tanzimat devlet-birey doğrudan ilşikisi. Roussua gibi aracı kurumları kaldırıyor genel iradenin temsili.
3 aşamalı bir gerginlik:
· Yerel eşraf → devreye giriyor
· Merkez → kontrolü yeniden almak istiyor
· Tanzimat → aracıları kaldırmak istiyor
· Sonuç: sürekli merkez–çevre gerilimi
Gülhanei hattı amacı hümayun görünürde herkese eşit haklar verdi. Gerçekte yerel eşrafı zayıflatmak ve Avrupa dış baskılarını kırmak istedi
Tanzimat amacı: vatandaş devleti benimseyecek, ekonomi düzelecek,
Meclis görevi hükümeti denetlemek değil yaptıklarını onaylamak
Osmanlı’da meclis ve anayasa girişimleri: Batı’daki gibi toplumsal güç mücadelesinin ürünü değil, merkezin kontrolünü güçlendiren araçlar haline geldi.
Yerel kurullar: görünürde yerel yönetim temsil mekanizması gerçekte vergi toplama ve kontrol kolaylaştırma aracı
Eşraf reformlara karşı çıktı güçlü devlet yerel çıkarları daraltıyor. Osm. eşrafı sabit kalıyor.
Arazi Kanunnamesi ve Vilayet düzeni kadastro, mülkiyet denetleme büyük eşraf sınırlama, köylü koruma: görünürde vilayet düzenliyor vali güçleniyor yerel yönetimler iyileşiyor gerçekte taşra sıkı kontrol ediliyor vergi kayıt alınıyor
Osmanlı modernleşmesi yerel güçleri ortak yapmıyor onları kontrol ediyor. Bu yüzden burjuva gelişmiyor eşraf siyasi olamıyor devlet tek merkezli kalıyor.
Yerel eşraf güçlü gibi görünür merkeze bağlıdır. Parasal gücü var siyasi gücü yok. Eşraf sistemi dönüştüren bir sınıf değil sistem içinde aracı. Eşraf birleşen bir dönüşüm üretemediği için merkez-çevre uzlaşamadı. Modernleşme ittifakı Osm reformlar merkezden dış baskıyla yapılıyor eşraf ise reformu kullanan araç. Bu yüzden Osmanlı’da: aristokrasi = siyasal sınıf değil eşraf = bağımlı yerel aktör devlet = tek gerçek güç merkezi. Ve sonuç: hukuk devleti gelişmez sınıf ittifakı oluşmaz modern burjuvazi çıkmaz sürekli güvensizlik kültürü doğar
KAYNAKÇA
Heper, M. (2006). Türkiye'de devlet geleneği. Doğu Batı Yayınları.
Heper, Metin (2011). “Osmanlı’da Merkez ve Çevre”, Türkiye’nin Siyasal Hayatı içinde (s. 15-36). İstanbul: Doğan Kitap.
Heper, Metin (2012). Türkiye’de Devlet Geleneği. Ankara: Doğu Batı Yayınları. sf.: 1-89.
Mardin, Şerif (1991). “Türk Devrimi’nde İdeoloji ve Din”, Türkiye’de Din ve Siyaset: Makaleler 3 içinde (s. 146-169). İstanbul: İletişim Yayınları.
Mardin, Şerif (1991). “Türkiye’de Muhalefet ve Kontrol”, Türk Modernleşmesi: Makaleler 4 içinde (s. 176-193). İstanbul: İletişim Yayınları.
Mardin, Şerif (1999). “Osmanlı İmparatorluğu’nda Yapı ve Kültür”, Din ve İdeoloji içinde (s. 105-142). İstanbul: İletişim Yayınları.
Mardin, Şerif (1999). “Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri”, Türkiye’de Toplum ve Siyaset: Makaleler 1 içinde (s. 35-76). İstanbul: İletişim Yayınları.
Mardin, Şerif (2008). “Sonuç [bölümü]”, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri: 1895-1908 içinde (s. 305-312). İstanbul: İletişim Yayınları.
SÖNMEZ, H. (2026). Türk düşünce hayatında Şerif Mardin (Tez No. 1001424) [Doktora tezi, AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ]. Ulusal Tez Merkezi.
TAZEFİDAN, K. (2023). Şerif Mardin'in sosyolojik görüşleri (Tez No. 803586) [Doktora tezi, İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ]. Ulusal Tez Merkezi.



Yorumlar