ZİYA GÖKALP’İN SİYASİ DÜŞÜN YAPISI
- Samet Ölçek
- 9 Nis
- 17 dakikada okunur
Ziya Gökalp Kimdir?
Gökalp 1876 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelmiştir. Babası Mehmed Tevfik Efendi devlet memurluğu yapıyordu ve Diyarbekir Gazetesinde başyazardı. Gökalp, Mercimek Örtmesi ilkokuluna, Askeri Rüştiye Mektebi ve Mülki İdadi Mektebine gitti. Amcası Hasib Efendiden Arapça, Farsça ve İslami felsefe, Dr. Yorgi’den doğa bilimlerini öğrendi. Gökalp gençlik döneminde intihara meyletmişti. 1896 yılında İstanbul’a geldi ve Mülkiye Baytar Mektebine kaydoldu. Burada Abdullah Cevdet gibi isimler aracılığıyla İttihat ve Terakki’ye, sonrasında Pantürkçü hareket ile ilişki kurar. Burada öğrenciyken tutuklanır ve hapis hayatı sonrası Diyarbakır’a sürgün edilir. Burada amcasının kızı ile evlenir ve devlet dairelerinde katiplik yapar. II: Meşrutiyet ilanı sonrası Diyarbakır’da İttihat ve Terakki’nin kurulmasında öncü olur. 1910’da Selanik’e taşınır, 1918 yılında Ömer Seyfettin ve Ali Canip ile Genç Kalemler dergisinde yazılar yayınlar. 1912’de İstanbul’a yerleşir İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bakanlığına getirilir. 1912-1914’te Türk Yurdu dergisine yazılar yazar. Bu dergide Panislamizm ve Osmanlıcılığa karşı Batıcılık ve Türkçülüğü savunur. 1920 yılında ise İstanbul işgali sonrası pek çok İttihatçı gibi kendisi de tutuklanır ve Malta’ya sürgün edilir. Tutuklanma nedeni ise Ermenilere uygulanan tehcirdir. 1921 yılında Diyarbakır’a geri döner ve Atatürk tarafından Telif ve Tercüme Heyetine direktör olarak atanır. 1923 yılında Diyarbakır milletvekili seçilir ve 1924 yılında 48 yalında vefat eder. Gökalp Türk milliyetçiliğinin kurucu bablarından biri olarak anılır.
Gökalp’in Düşün Yapısı
Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki’nin resmi, Kemalistlerin ise gayri resmi ideoloğu olarak bilinir. Gökalp’e göre ulus, toplumsal grupların en gelişmiş biçimidir. Toplum, toplumsal birlik ve dayanışmaya dayanır. Dayanışmanın en yüksek biçimi ise ortak düşünce, dil, kültür ve duyarlılık normları üzerinde yükselir. Dayanışmayı ve millete ait ortak değerleri yaymak, kendini tanıtmak ve millî bir sorumluluk bilinciyle mümkündür. Gökalp’e göre muasırlaşma, şekil ve yaşayış bakımından Avrupalılara benzemek değil, onların sanayi ürünlerine bağımlı olmaktan kurtulmaktır. Türkçülük ise Türk milletinin yükseltilmesidir. Millet, bir devlete sahip olan, bağımsız bir kültürü bulunan ve millî ekonomisi olan toplumdur. Gökalp’in sosyolojisi Durkheim’ın üç aşamalı yaklaşımına dayanır. Bu doğrultuda toplumlar, dil ve ırk temelli kabile topluluklarından, din birliği etrafında oluşan ümmete, oradan da kültür ve uygarlık birliği olan medeniyet aşamasına ulaşır. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nden bir Türk ulusunun ortaya çıkması mümkündür. Bu süreçte İslam’ın ulusal bir din anlayışıyla yeniden yorumlanması, uluslararası uygarlığın gelişmesi ve ulusal kültürün güçlendirilmesi gereklidir. Gökalp, kültürü bir ulusun uyumlu bütünlüğü olarak tanımlar; uygarlığı ise aynı medeniyet dairesine dahil olan farklı ulusların ortak toplamı olarak görür. Kültür anlayışına göre Batı’nın bilgi ve teknolojisi alınmalı, ancak kültürel öz korunmalıdır. Muasırlaşma, Batı’ya yönelmek anlamına gelir; ancak bu, liberal Batı değil, korporatist Batı modelidir. Yani serbest piyasa ve bireysel özgürlükçü bir düzen değil, devletin, meslek gruplarının ve toplum kesimlerinin birlikte örgütlendiği bir sistemdir. Çağdaşlaşma süreci zamanla İslam boyutuyla gerilim yaşayabilir. Türkçülük ise dilde sadeleşme, halkın bilinçlendirilmesi ve kapitalist sömürü gibi alanlarda farkındalık oluşturulmasıyla mümkün olacaktır. Gökalp’e göre muasır bir devlet ve millet olmanın yolu ancak ve ancak iktisadi bir güçten geçmektedir. Milli iktisat ise milli ahlak sorununun çözümüyle mümkün olabilir. Bu bağlamda dayanışma, insanların birbirine yardım etmesi yoluyla iktisadi hedefler gerçekleştirilebilir.
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
Çağdaşlaşmanın belirli bir yayın organı yoktur. İslamlaşma için Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r Reşad, Türkleşme için ise Türk Yurdu dergisi öne çıkmıştır. Milliyet ülküsü önce Müslüman olmayan topluluklarda, sonra Arnavutlarda ve Araplarda, en son ise Türklerde görülmüştür. Çünkü Türkler, devleti tehlikeye düşürmek istememiş ve daha tedbirli davranmıştır. Bu yüzden “Türklük yok, Osmanlı var” anlayışı ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da Türkler, çiftçilik ve memurluk arasında sıkışmış bir toplum hâlindeydi; ticaret ve üretim alanında yeterli kabiliyet geliştirememişlerdir. Bu sınıflardan güçlü bir teşkilatlanma ortaya çıkması da mümkün olmamıştır. Osmanlı’da ümmet ülküsü çok geniş, aile ülküsü ise dar olduğu için Türk ruhu ahlaki yapıya yabancı kalmıştır. İktisadi, dini ve siyasi kurumların çözülüp dağılması da bu durumla ilişkilidir. Türkler, İslam’ın kitabı, dili ve bu medeniyetin değerlerini benimsemiş; böylece milletlerarası bir kimlik kazanmışlardı ve Türklük ile İslam arasında bir zıtlık yoktur. Çağdaşlaşmak Batı’ya muhtaç olmayan hale gelmektir. Çağa uyma ise ilmi, tekniği ve fenni almayı koşul kılıyor. Bu yüzden ihtiyacımız olan şey “çağdaş bir İslam Türklüğüdür”
Gökalp, Türkçenin gelişmesi için kelimelerin Fransızca, Arapça ya da Farsça yerine diğer Türkî dillerden alınması gerektiğini vurgular. Arapça ve Farsçanın ise bizi zorunlu olarak İslamlaştırmayacağını, dilde Türkleşme ile modernleşmenin paralel şekilde ilerlemesi gerektiğini savunur. Toplumumuzda radikallik ve muhafazakârlık, kuralcılık esasında birleşmiştir. Türkler kuralcı ancak belirli ölçüde gelenekten kopuk bir millettir. İslam geleneklerine gösterdiğimiz özeni, Türk geleneklerine aynı ölçüde göstermeyiz. Oysa Türk millî ülküsü, Türk tarihi ve gelenekleriyle bütünlük içindedir; bu nedenle ulusal tarih mutlaka araştırılmalıdır. Kelamı, fıkhı ve tasavvufu bilmek gerekir ki bu alanlar üzerinden kültürel ve düşünsel süreklilik anlaşılabilsin. Bu çerçevede gelenek bağlılığı ve uygunluğu Türk tarihi açısından dinle ilişkilendirilerek bir İslam–Türk tarih felsefesi sentezi yapılabilir. Son olarak, çağın bilgi ve felsefesinden yararlanmak için zamanın ve toplumun ihtiyaçlarına uyum süreçleri de ayrıca araştırılmalıdır.
Gökalp kültürü tanımlarken sağlığın eksikliği bedenin devamını, iktisat maddi hayatın devamını kültürün ise toplumsal kimliğin ve ruhun devamını sağladığını vurgular. Gökalp kültürüm geri kalmışlıktan kurtulmak ve kim olduğunu anlamak için toplumsal bir perspektifte ortak değerler üzerinden çözümlemeler yapar. Onun için milletin devamı ve yükselmesi için toplumsal ideal olan ülkü gerçekleştirilmelidir. Yani ülkü Gökalp için ne için yaşamalıdır? Sorunun cevabıdır. Nasıl yaşamalı sorusunun cevabı ise akla uygun yani rasyonel bir şekilde yaşanmalıdır. Bu doğrultuda körü körüne gelenekçilik ya da Batı taklitçiliği tehlikeli bir durumdur. İnsan, milletinin ülküsüne hizmet edecek şekilde aklı rehber alarak kültürsünü koruyup geliştirerek yaşamalıdır. Çağdaşlaşmak, medeni toplulukların gittikçe güzelleşen ilim ve tekniğini diğer milletlerden geri kalmayacak şekilde bir yer elde etmektir.
Dönemde İstanbullular kendilerini “şehirli” olarak tanımlıyor, taşralılar ise Arnavut, Kürt, Laz ve Arap gibi etnik kimliklerle anılıyordu. Kavmiyet ünvanı bulunmayanlar ise övünmek amacıyla kendilerini bu kavimlere aitmiş gibi göstermekteydi. Buna karşılık Türklükle övünenlerin sayısı oldukça azdı. Türk, doğuda “Kızılbaş”, İstanbul’da ise “kaba ve köylü” olarak görülüyordu. Hatta aslen Türk olan birçok kişi, bu olumsuz algılar nedeniyle kendisini başka bir millete ait sanıyordu. Bu nedenle hem dışarıda hem de içeride Türk kimliği bilinci yeterince gelişmemişti.
Türkçülerin gayesi ise muasır bir İslam Türklüğü oluşturmaktı. Türkçülerin ümmet programları olmalı ve başlıca esasları şu şekilde belirlenmelidir:
Bütün İslam kavimlerinin ortak dili olarak Arapçanın kullanılması
İslami terim kongrelerinin toplanması
Ortak eğitim (terbiye) kongrelerinin düzenlenmesi
İslam müftü teşkilatlarının kurulması
Hilalin kutsallığının korunması
Her milletin milli şahsiyeti vardır. Bağımsızlıkla bağdaşan bu kavram “ülkü” olarak da adlandırılır ve bunalıma giren tohumların döllenme evresine benzetilir. Buhranlı dönemler, ülkülerin ortaya çıktığı yaratılış günleridir. Japon ve Germen ülküleri buna örnek olarak gösterilebilir.
Ülkü, kudretini çekicilik ve yapıcılık şeklinde gösterir. Çekicilik, ruhlara doğrudan yansımasıdır. Yapıcı kuvvet ise çekici kuvvetin bir sonucudur.
Gökalp’e göre Türkçülük ile İslam birbirleriyle çatışmaz. Türkçülük bir kültürdür, İslam ise ümmetin birliğini ifade eder. Yani Türk olmak, Müslüman olmaya engel teşkil etmez. Her millet kendi kültürünü korumalıdır; ancak din, ortak bir İslam çerçevesinde yaşanmalıdır. Modern dünyaya uyum sağlamak için ise muasırlaşma gereklidir.
Bu bağlamda üç Türk düşmanı bulunmaktadır:
Sosyalizm: Milliyet fikrinin karşısındadır. Sosyalizm büyük sanayileşme ile ortaya çıkar; ancak Türkiye’de bu altyapı bulunmamaktadır.
Ümitsizlik: Avrupa’da sürekli Türklerin kabiliyetsiz olduğuna dair görüşler dile getirilmiştir. Buna inanan bazı Türkler, bu fikirleri kendi ülkelerinde de yaymıştır.
Mektep baskısı: Farklı dillerde eğitim baskısıdır ve milli kültürü zayıflatmaktadır.
Türkçülüğün gayesi Türk kültürünü oluşturmaktır. Türklerin yalnızca tek bir kültürü olmalıdır ve bu kültür, kendi ürettikleri kültürdür. Dil olarak İstanbul Türkçesi esas alınmalıdır. Tatar gibi farklı kültür unsurları kabul edilmemelidir; çünkü tek bir kültür ve tek bir vatan olmalıdır. Turan ise Türklerin yaşadığı ve Türkçenin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır.
İslamcılara göre millet ile ümmet birdir. Osmanlıcılara göre ise devlet ile millet birdir. Ancak gerçekte devlet, millet ve ümmet birbirinden farklı kavramlardır.
Avrupalı milletlerin ortak milliyet ülküleri üç temel özellik taşır:
Aynı kavme mensup olmak ve aynı dili konuşmak
Ortak bir vicdan, kültür, örf ve adetlere sahip olmak
Vatan sevgisiyle yetişmiş bireylerden oluşmak
İslam dünyasını parçalayan en büyük mikrobun milliyetçilik olduğu ileri sürülmüştür. Ancak aslında milliyetçilik bir “mikrop” değil, bir “maya”dır. Asıl sorun, milliyetçiliğin çağın ruhuna uygun bir şekilde kavranamaması ve Osmanlı ile İslam dünyasının yararına kullanılamamış olmasıdır.
Bir milletin manevi ihtiyaçlarının yanı sıra maddi ihtiyaçları da vardır. Manevi ihtiyaçlar; sanat, dil, düşünce, din ve ahlak gibi unsurlardan oluşur. Maddi ihtiyaç ise iktisattır. İktisat toplumsaldır ve toplumun temelini oluşturur. Bir memlekette iktisadi hayat ne kadar gelişmişse, iş bölümü de o derece gelişmiş olur. Milletin yaşaması iktisat ile paraleldir. Eğitim, sanat ve güvenlik gibi alanların tümü iktisadi imkânlarla desteklenmelidir. Üretimin amacı, insan refahını artırmaktır. Harp konusunda askeri başarılar gösteren bir toplum, aynı başarıyı iktisadi alanda da gösterebilir. Ancak bunun için Tanzimat’tan beri izlenen yanlış yollardan dönülmesi gerekmektedir. İngiliz iktisat modeli kendi kendini ayakta tutabilmektedir; ancak bu model Türkiye’de doğrudan uygulanamaz. Çünkü Türkiye’de ferdi teşebbüsler zayıftır ve teknik ile bilim alanlarında geri kalınmıştır. Bu nedenle Türk hükümeti rehberlik etmezse, iktisadi hayat sürdürülebilir olmaz.
Genel işlerle uğraşan fertler üçe ayrılır:
Umumi işlerle kendi menfaatleri için uğraşanlar
İktidara gelmek amacıyla siyaset yapanlar
Gösteriş için mevki arayanlar
Bu durum, fertlerin çoğu zaman siyasal faaliyetleri kişisel çıkarları doğrultusunda yürüttüğünü göstermektedir. Bu nedenle siyaset, yalnızca bireysel bir alan değil, aynı zamanda toplumsal bir iştir. Bir memlekette toplum ruhu yoksa, siyasal faaliyetler de gerçek anlamda bir fayda sağlamaz.
Türkçülüğün Esasları
Türkçülük, ülkemize gelmeden önce Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Türkçülük, daha çok Türkperestlik ve Türk sanatına duyulan ilgi şeklinde kendini göstermiştir. Türkoloji çalışmaları da bu ilginin bir parçası olarak gelişmiştir.
Ülkemizde ise milliyetçi düşünceye sahip bazı isimler, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının memleketi kurtarmakta yetersiz kaldığını düşünerek yeni bir ülkü arayışına girmişlerdir. Bu arayışın ilk kıvılcımı ise Turan fikri olmuştur. Türkçülük, Türk milletini yükseltmeyi amaçlar.
Millet kavramı üzerine farklı görüşler ileri sürülmüştür:
1-Irkî Türkçüler: Irkî Türkçülere göre millet, ırk demektir. İnsanlar siyah, beyaz, sarı ya da kırmızı ırka ait olabilir; uzun kafalı, esmer, kumral ya da yassı kafalı gibi farklı fiziksel özellikler gösterebilir. Ancak Avrupa’daki aynı aile içinde bile bu özelliklerin farklı bireylerde bulunabildiği görülür. Bu durum, milletin yalnızca ırka dayandırılmasının bilimsel olmadığını gösterir. Bu nedenle bu görüş geçerli değildir.
2-Kavmî Türkçüler: Bunlar milleti kavme ya da zümreye indirgerler. Eski toplumların saf kavimlerden oluştuğunu ileri sürerler. Oysa tarih boyunca kız kaçırma, esir alma gibi olaylar milletlerin sürekli karışmasına neden olmuştur. Bu yüzden hiçbir toplumda tam anlamıyla kavmî saflık yoktur. Din ise bazen kavmin eski ülküsünü devam ettirmesine yardımcı olabilir.
3-Coğrafî Türkçüler: Bu görüşe göre millet, aynı ülkede yaşayan bireylerden oluşur. Ancak bu da doğru değildir. Örneğin İran tek bir millet sayılmaz; Farslar, Türkler ve Kürtlerden oluşur. İsviçre’de de tek bir millet yoktur; Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar ve diğer topluluklar birlikte yaşar. Aynı şekilde Oğuz Türkleri İran’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’de bulunur; fakat bu durum onların ayrı milletler olduğu anlamına gelmez.
4-Osmanlıcılar: Osmanlıcılar, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan herkesi tek bir millet olarak kabul ederler.
5-İslamcılar: İslamcılara göre bütün Müslümanlar tek bir ümmettir. Ancak Müslüman topluluklar arasında dil, kültür ve ülkü birliği yoktur; onları bir arada tutan esas unsur dindir.
6-Fertçiler: Fertçilere göre birey, kendisini ait hissettiği millete bağlıdır. Ancak bireylerin milletini tamamen özgürce seçmesi mümkün değildir. İnsan, ruhen ve fikren belirli bir topluma aittir ve tamamen tarafsız kalamaz.
Böylece, milliyet, çok boyutlu bir olgudur. Kültür, terbiye ve gelenek gibi unsurların zaman içinde bireyde yerleşmesiyle oluşur. Bir insan hangi milletin terbiyesini almışsa, o milletin ülküsünü benimser.
Türk, bir milletin adıdır. O hâlde Türkün bir dili ve bir kültürü olması gerekir. Bugün kültürel anlamda birleşme, Oğuz Türkleri arasında daha kolay gerçekleşmektedir. Bu millet; Türkiye, Azerbaycan, İran ve Harezm (Özbekistan) coğrafyasında varlığını sürdürmektedir. Türkçülüğün hedefi, bu dört ülkede ortak bir kültürün yayılmasıdır. Türkçülüğün uzak ülküsü ise Turan’dır. Turan, “Türkler” anlamına gelir. Turan, bütün akraba Türk topluluklarını birleştiren bir Türk ülküsüdür.
Türk ülküsü üç derecede ele alınır:
Türkiyecilik
Oğuzculuk
Turancılık
Turaniler, sadece Türkçe konuşan milletleri ifade eder. Tarihte Turan fikri, ilk kez Mete Han’ın Hunları birleştirmesiyle gerçekleşmiştir. Daha sonra Avarlar, Göktürkler ve Oğuzlar gibi Türk devletleri bu birliği kısmen sürdürmüştür. Kırgızlar, Kazaklar, Karahanlılar, ayrıca Cengiz Han ve Timur da farklı Türk ve Türk-Moğol topluluklarını bir araya getirmiştir.
Türkçülüğün Esasları’na göre dini, ahlaki, fenni, hukuki, iktisadi, sanatsal, lisanî ve bilimsel hayat biçimleri ile sözleşmeye bağlı düzenler “kültür hayatı” olarak adlandırılır. Aynı olgular “medenî hayat” olarak da ifade edilir. Kültür millîdir, medeniyet ise milletlerarasıdır. Kültüre dahil olan unsurlar suni değildir; toplumun kendi tarihî gelişimi içinde oluşmuştur. Osmanlı döneminde bir süre iki farklı dil kullanılmıştır: Osmanlıca ve Türkçe. Osmanlıca sarayda ve resmî yazışmalarda, Türkçe ise halk arasında kullanılmıştır. Benzer şekilde iki farklı vezin sistemi görülmüştür. Halk şairleri Türk veznini kullanırken, aruz vezni (Acem vezni) İran kültüründen alınmış ve daha çok divan edebiyatında yer bulmuştur. Mûsikî alanında da iki ayrı gelenek vardır: Türk müziği ve Osmanlı saray müziği. Saray müziği kısmen Bizans ve İran etkileri taşımaktadır. Edebiyatta da benzer bir ikilik görülür. Türk edebiyatı halk kültürü üzerine kuruludur. Dede Korkut anlatıları ve Karacaoğlan şiirleri buna örnektir. Osmanlı edebiyatında ise Acem ve Fransız etkileri görülür. Kâni ve Sürûrî gibi şairler bu geleneğin temsilcileridir. Ahlak alanında da iki farklı anlayıştan söz edilir. Türk kültürüne göre Türklerde gösteriş (tasalluf) ve kibir (tefahür) bulunmaz. Osmanlı toplumunda ise servet ve statüye dayalı daha farklı bir sosyal yapı oluşmuştur. Bu yapı zamanla bireyci, kırılgan ve karamsar bir ruh hâli üretmiştir. Toplumda halk ve yönetici kesim arasında da bir ayrım vardır. Osmanlı döneminde yönetici sınıf bilgili ancak halktan kopuk bir yapı sergilerken, halk kesimi daha sade bir yaşam sürmüştür. Bu ikilik, toplumun birçok alanına yansımıştır. Türkler dinen Osmanlı Devleti’ne bağlı olmakla birlikte kültürel olarak farklı bir gelişim göstermiştir. Bununla birlikte Türklerin İslam öncesinden gelen ve günümüze kadar devam eden gelenekleri de vardır. Kültür ile medeniyet arasındaki ilişki şu şekilde açıklanır: Her milletin kendine ait bir kültürü vardır. Bir millet kültürel olarak geliştikçe siyasî gücü de artar ve güçlü bir devlet yapısına ulaşır. Kültür (hars) yükseldikçe medeniyet oluşur; kültür bozuldukça medeniyet de zayıflar. Osmanlı Devleti’nin yıkılışında iki temel sebep görülür. Birincisi, Osmanlı’nın geçici bir camia olmasıdır; kalıcı olan yapılar cemiyetlerdir. İkincisi ise Batı’nın yükselmesi karşısında Doğu’nun zayıflamasıdır.
Türkçülüğün Esasları’na göre Türkçülüğün ilk esaslarından biri “halka doğru” ilkesidir. Halka doğru gidenler, güzideler yani seçilmiş, yüksek eğitim almış kimselerdir. Bu kişiler halka kültür götürmek amacıyla hareket etmelidir. Ancak bu aydınlar çoğu zaman halktan uzak kalmıştır. Oysa kültürün asıl sahibi halktır. Bu nedenle aydınların görevi sadece halka kültür götürmek değil, aynı zamanda halktan kültür almak ve bunu medeniyetle birleştirerek yeniden halka sunmaktır. Güzidelerin atacağı en önemli adımlardan biri, köy okullarına gitmeleri ve Anadolu’ya yönelmeleridir. Bu sayede halk ile aydınlar arasında gerçek bir bağ kurulabilir.
Türkçülüğün Esasları’na göre medeniyet, toplumun nasıl düşündüğünün ve nasıl yaşadığının toplam sistemidir. Medeniyet bütün insan toplumlarına aittir ve yalnızca insana özgüdür. Bir millet, seviyesini yükselttikçe medeniyetini de geliştirmek ve değiştirmek zorunda kalır. Bu süreçte toplumlar, daha ileri düşünce ve yaşam biçimlerine yönelir. Söz konusu dönemde Batı’da bilim, teknik ve Aydınlanma Çağı büyük bir gelişme göstermiştir. Buna karşılık Doğu toplumları bu gelişmelerin gerisinde kalmış ve büyük ölçüde Orta Çağ düşünce yapısından kurtulamamıştır.
oplumsal olayları açıklarken Marx ve Durkheim farklı kuramsal çerçeveler sunar. Marx, toplumsal olayları büyük ölçüde ekonomik ilişkiler üzerinden açıklar. Ona göre üretim biçimi, sınıf ilişkileri ve ekonomik yapı toplumun diğer tüm alanlarını belirler. Bu nedenle siyaset, hukuk, din ve kültür gibi alanlar da ekonomik temelin bir yansımasıdır. Marx’ın yaklaşımı bu yönüyle ekonomik belirlenimci bir karakter taşır. Ayrıca Marx, toplumu temel olarak sınıf çatışması üzerinden okur ve özellikle burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadeleyi merkeze alır. Bu bağlamda işçi sınıfının tarihsel olarak diğer sınıfları ortadan kaldıracağı düşüncesi, onun sınıf mücadelesi anlayışının bir parçasıdır. Durkheim ise toplumsal olaylara farklı bir perspektiften yaklaşır. Ona göre ekonomik olayların diğer toplumsal olaylardan üstün ya da belirleyici bir ayrıcalığı yoktur. Toplum, birbirinden bağımsız alanların karşılıklı etkileşimiyle oluşur ve ekonomik yapı da bu alanlardan yalnızca biridir. Durkheim’ın temel kavramı “kolektif tasavvurlar”dır. Toplumsal gerçeklik, bireylerin ortak bilinç ve ortak anlam dünyası içinde var olur. Örneğin, bir işçi grubu kendisini “işçi sınıfı” olarak tanımlamıyorsa, bu grubun sosyolojik anlamda bir sınıf bilincinden söz etmek zayıflar. Benzer şekilde, bir kelime toplumun ortak bilincinde yer almıyorsa, o kelimenin kültürel anlamda yaşaması da mümkün değildir. Bu nedenle toplumsal olaylar, ait oldukları toplumun kolektif bilincinde anlam kazanır. Durkheim’a göre toplumsal olayların temel nedeni, toplumsal yapıya ait faktörlerdir. Örneğin Türkçülüğün ortaya çıkışı da yalnızca bireysel tercihlerle değil, toplumsal koşullar ve yapısal süreçlerle açıklanabilecek bir olgudur. Bu tür toplumsal hareketler iki farklı şekilde ele alınabilir. Birincisi tarihsel materyalist yaklaşımdır; bu yaklaşıma göre Türklük ya da Türkçülük ekonomik ve maddi koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İkincisi ise Durkheimcı ya da toplumsal-idealist yaklaşımdır; buna göre Türkçülük önce kültürel ve düşünsel alanda ortaya çıkmış, daha sonra ekonomik ve siyasal boyutlar kazanarak gelişmiştir.
Toplumsal zümreler üçe ayrılır: ailevi, siyasi ve mesleki zümrelerdir. Bunlar arasında siyasi olan en önemlisidir; çünkü daha bağımsız ve belirleyici bir yapıya sahiptir. Siyasi gruplar da kendi içinde üçe ayrılır: cemie, camia ve cemiyet. Cemie, bir kavmin küçük bir kısmının—örneğin bir aşiretin—siyasi birlik oluşturmasıyla ortaya çıkar. Zamanla cemie, başka grupları fethederek ya da kendi içinde farklı unsurları birleştirerek homojenliğini kaybeder ve camiaya dönüşür. Büyük imparatorluklar bu yapıya örnek olarak gösterilebilir. Daha sonra bu büyük yapılar çözülür ve ortak özellikler taşıyan halk toplulukları ortaya çıkar. Bu aşama ise cemiyet olarak adlandırılır. Kavimler bir anda millet hâline gelmez. Bir kavim, ancak kendi millî parlamentosu aracılığıyla yönetilebilen gerçek bir millet hâline geldiğinde güçlü ve sağlıklı bir siyasal yapı kurabilir. Avrupa tarihinde imparatorluklar altında yaşayan halklar, genellikle “devlet = hükümdar” anlayışına sahipti. Hükümdarlar, ülkenin bazı bölgelerini çeyiz olarak verebilecek kadar mutlak bir yetkiye sahipti. Bu dönemde insanlar yurttaş değil, tebaa konumundaydı ve seçim hakkına sahip değildi. Örneğin XIV. Louis’nin “Devlet benim” sözü mutlak monarşiyi açıkça ifade eder. Buna karşılık İngiltere’de zamanla parlamenter sistem gelişmiş ve kralın yetkileri tedrici olarak sınırlandırılmıştır. Avrupa’da milliyetçilik döneminin sonunda kavimler milletleşme sürecine girmiştir. Suriye, Irak, Filistin ve Hicaz gibi bölgeler ise Osmanlı Devleti’nden ayrılmamıştır; çünkü bu toplumlarda millî bilinç yeterince gelişmemiştir. İslam dünyasında millî bilincin gelişmesini engellemek, bağımsızlığın önünde bir engel oluşturur ve geri kalmaya yol açar. Yapılması gereken, kendi ülkemiz başta olmak üzere tüm İslam ülkelerinde millî bilinci geliştirmektir. Çünkü ilerlemenin temel kaynağı millî bilinçtir.
Savaş sonrası İngiliz ve Fransızların savaş ve genel ahlaktan uzak olduğuna şahitlik ettik. Ancak kabul etmek gerekir ki vatani ahlakları oldukça güçlüdür. Vatani ahlakın yüksek olması, millî dayanışmanın temelini oluşturur. Ülkenizde vatan hainlerinin bulunması, buna karşılık bazı ülkelerde bu durumun daha az görülmesi de bu olgunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Vatani ahlak, millî dayanışmanın temelidir. Bu nedenle yapılması gereken, vatan sevgisini güçlendirmek ve kişisel çıkarları gerektiğinde vatan için feda edebilmektir.
Millî dayanışmanın birinci temeli vatani ahlak, ikinci temeli ise medenî ahlaktır. Batı’nın kurduğu uluslararası birlikler, Japonları ve Yahudileri de sisteme dâhil ederek din temelli bir ayrımcılıktan uzaklaşma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Ancak buna rağmen bazı Müslüman ülkeleri sömürme isteğinin devam etmesi, bu zihniyetin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Bu zihniyetin ortadan kalkması ve eşit şartların sağlanması durumunda Avrupa ile daha sağlıklı bir bütünleşme hedeflenebilir.
Medenî ahlak; önce milletdaşlarımızı, sonra dindaşlarımızı, en sonunda da bütün insanları sevmek ve onlara saygı duymaktan ibarettir. Vatani ahlak merkezîdir, medenî ahlak ise merkezden çevreye doğru genişleyen bir yapıya sahiptir. Vatani ahlak, sevginin vatan sınırları içinde yoğunlaşmasını esas alırken; medenî ahlak, bu sevginin zamanla millet sınırlarını aşarak ümmet bilincine, oradan uluslararası topluma ve en sonunda tüm insanlığa yayılmasını hedefler. Bu bağlamda değer sıralaması; önce milletdaşlarımızı, sonra ümmetdaşlarımızı, ardından medeniyet ortaklarımızı ve son olarak bütün insanlığı kapsayacak şekilde olmalıdır.
Millî dayanışmayı güçlendirmek için vatani ve medenî ahlaktan sonra üçüncü temel unsur meslek ahlakıdır. Her millet, toplumsal iş bölümü sonucunda mühendisler, doktorlar, sanatçılar gibi çeşitli meslek ve uzmanlık gruplarına ayrılır. Ancak bu iş bölümü, gerçek anlamda toplumsal dayanışma sayılabilmesi için ortak bir bilinç (müşterek vicdan) içinde gerçekleşmelidir.
Farklı milletlere ait olup ortak bir bilinç taşımayan gruplar arasındaki ekonomik ve toplumsal ilişkiler, gerçek anlamda iş bölümü değil, Émile Durkheim’in ifadesiyle “karşılıklı parazitlik” olarak değerlendirilebilir. Örneğin eski Türkiye’de Türkler ile gayrimüslimler birlikte ekonomik bir hayat sürdürmekteydi; ancak aralarında ortak bir bilinç olmadığı için bu durum gerçek bir toplumsal iş bölümü değil, karşılıklı bağımlılığa dayalı bir ilişkiydi.
Sonuç olarak millî dayanışmanın güçlendirilmesi, toplumsal düzenin, ilerlemenin, millî özgürlüğün ve bağımsızlığın temelidir. Millî dayanışmayı güçlendirmek için vatani, medenî ve meslekî ahlakın geliştirilmesi ve yükseltilmesi gerekmektedir.
Millî kültürün bilinçlenmesi için Millî Müze, Etnografya Müzesi, Millî Evrak Hazinesi, Millî Tarih Kütüphanesi ve İstatistik Genel Müdürlüğü gibi kurumların güçlendirilmesi gerekmektedir.
1. Millî Müze: Millî eserlerin yabancılar tarafından satın alınarak yurt dışına götürüldüğü bilinmektedir. Biz ise çoğu zaman millî eserler yerine uluslararası değere sahip eserlere önem verdik. Bu nedenle sandık sandık ortaya çıkan Türk sanatını yeterince koruyamadık. Türk eserlerini satın alıp koruyabilecek güçlü bir Millî Müze’ye ihtiyaç vardır. Bu sanat eserlerinin korunması için ayrıca yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
2. Etnografya Müzesi: Bu müze, kavim ve millet kültürünü yansıtan bir kültür müzesi niteliğindedir. Millî Müze geçmişimizin müzesi iken, Etnografya Müzesi milletimizin bugünkü yaşamının müzesidir. Bu müze hem maddi hem de manevi unsurları toplamalıdır. Masallar, fıkralar, atasözleri, lehçeler, dini ve töresel uygulamalar gibi kültürel unsurlar da burada korunmalıdır.
3. Millî Evrak Hazinesi: Artık devletle doğrudan ilgisi kalmamış eski belgelerin toplandığı, tasnif edilerek tarihçiler için erişilebilir hâle getirildiği bir arşiv niteliğindedir. Günümüzde bu tür belgelerin Diyarbakır gibi bazı yerlerde dükkânlarda kâğıt olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu durumun önüne geçilmelidir.
4. Millî Tarih Kütüphanesi: Millî kültürü oluşturan kurumlara ait tarihleri ve belgeleri içeren kapsamlı bir kütüphanedir. Bu yapı tarih, din, siyaset, hukuk, mimari ve benzeri alanlara ait kaynakları bir araya getirmelidir.
5. İstatistik Genel Müdürlüğü: Her bakanlığın kendine ait istatistikleri bulunmaktadır. Ancak İstatistik Genel Müdürlüğü, millî kültürün tüm alanlarını kapsayan genel ve sistematik bir veri merkezi olmalıdır.
Bunların dışında Türk Tiyatro Kurumu, Türk Müzik Kurumu ve Türk Üniversitesi gibi kurumların da kurulması gerekmektedir. Bu yapılar, millî kültürün hem korunmasını hem de geliştirilmesini sağlayacaktır.
Hars (kültür) ile tezhip (arınma, rafine olma) arasında bazı temel farklar bulunmaktadır. Birincisi, hars demokratik bir niteliğe sahipken tezhip aristokratiktir. Hars halka aittir; toplumun bütün kesimlerinin ortak yaşamından doğar. Buna karşılık tezhip, daha çok yüksek öğrenim görmüş, seçkin ve aydın bir zümreye aittir.
İkincisi, hars millîdir; tezhip ise beynelmilel (uluslararası) bir karakter taşır. Millet, aynı harsı paylaşan bireylerin oluşturduğu bir topluluktur. Ancak kozmopolit anlayışa göre “milletim insanlık, vatanım yeryüzüdür” düşüncesi hâkimdir. Bu yaklaşım milliyetçilikle bağdaşmaz.
Milletlerarasılık ise kozmopolitliğin tam tersidir. Çünkü her medeniyetin bir çevresi vardır ve bu çevre içinde farklı milletler oluşur. Bu nedenle “Milletler Cemiyeti” ifadesi yerine “Milletler Camiası” ifadesi daha doğru bir kullanımdır.
Türkçülük, kozmopolitlikle uyuşmaz; ancak milletlerarasılık ile çelişmez. Aksine, milletlerarasılıktan faydalanmak mümkündür. Örneğin ekonomik açıdan Avrupa’nın gerisinde olunması durumunda, bu ülkelerle etkileşime girerek onların seviyesine ulaşmaya çalışmak, milletlerarasılığın sağladığı imkânlardan yararlanmak anlamına gelir.
II.BÖLÜM
Türkiye’nin ana dili İstanbul Türkçesidir. Bu dil, “İstanbul lehçesi” ve “Osmanlı lisanı” olarak ikiye ayrılmıştır. Bu iki dillilik durumu bir sorun teşkil etmektedir. Çözüm olarak ya yazı dilini konuşma dili hâline getirmek ya da konuşma dilini yazı dili hâline dönüştürmek gerekir. İstanbul’da yazı dilinin konuşma dili hâline gelmesi mümkün değildir. Bu nedenle geriye tek bir yol kalmaktadır: Konuşma dilini esas alarak yazı dili hâline getirmek. Bu bağlamda Osmanlıca yerine halk dilini millî dil olarak kabul etmek yeterlidir. Günlük konuşma dilinde birçok Farsça ve Arapça kelime bulunmaktadır. Ancak bu kelimeler Osmanlıcadan farklı bir şekilde kullanılır. Zamanla bu kelimelerin Türkçedeki kullanımı azalabilir ya da halk tarafından ses ve anlam bakımından değiştirilerek Türkçeye uyarlanır. Halk, bu kelimeleri değiştirerek sahiplenirken, âlimler bu değişime karşı çıkar. Halk, kelimelerin yeni ve yaygın kullanımını doğru kabul ederken, âlimler eski ve asıl şeklin doğru olduğunu savunur. Halka göre yabancı kelimeler Türkçeye girdiğinde Türkçeye uyum sağlamalıdır. Dilde yabancı egemenliği kabul edilemez. Buna karşılık âlimler, Farsça ve Arapçanın üstünlüğünü savunur. Bu nedenle Türkçülüğün ilk görevi, âlimlerin bu görüşlerini reddederek halkın dilini temel almaktır.
Osmanlıca’da eklenmiş birçok kelime vardır; ancak bunlar yapay bir dildir ve tutunma imkânları yoktur, örneğin “tünaydın” gibi. Benzer şekilde başka dillerden geçen ekler de kullanılmamalıdır. Ancak halkın içine yerleşmiş ve ek özelliğini kaybetmemiş bağımsız kelimeler kullanılabilir. Türkçülere göre bir dil başka dillerden kelime alabilir; ancak ek alamaz çünkü her dilin kendi yapısı vardır. Türkçe başka dillerden ek, yapı ya da terkip (cümle kurma biçimi) alamaz. Çünkü bunlar dilin kimliğini ve benliğini oluşturur. Yeni Türkçe için ilk olarak dili Arapça ve Farsçadan temizlemek, ikinci olarak millî ifade biçimlerini ortaya çıkarmak ve üçüncü olarak uluslararası kelimeleri eklemek gerekir. Böylece önce temizleme, ikinci olarak zenginleştirme ve üçüncü olarak geliştirme süreci uygulanmış olur.
Lisanî Türkçülüğün temel prensipleri:
Halk dili oluşturulmalıdır.
Dil, Farsça ve Arapça unsurlardan arındırılmalıdır.
Bozulmuş kelimeler düzenlenmelidir.
Eski Türkçe kelimeler yeniden canlandırılmalıdır.
Teknik terimler üretilmelidir.
Türk dilindeki Arapça ve Farsça etkisi kaldırılmalıdır.
Yapay kelimeler ortadan kaldırılmalıdır.
İstanbul Türkçesi temel alınmalıdır.
Tarih yazımında eski Türkçe kelimeler kullanılmalıdır.
Kelimeler anlamlarının tanımı değil, işaretleridir.
Türkçe gramer ve sözlükler hazırlanmalıdır.
Büyük milletler, belirli alanlarda öne çıkmışlardır. Türkler ise özellikle ahlak alanında üstünlük kazanmıştır.
1.Vatan ahlakı: Mete, atını, eşini ve kılıcını vermiş; ancak vatanını vermemiştir. Eski Türklerde toprak, kutsal bir kültür unsurudur. Ülkeden vazgeçilebilir; ancak töreden vazgeçilmez. Türkler emperyalist değildir. Eski Türk toplumunda kadın-erkek eşitliği vardır ve hakanına bağlılık esastır. Millet, diğer toplumsal yapılardan üstündür. Bu nedenle vatan sevgisi, tüm ahlak türlerinden üstün olmalıdır; çünkü vatan ancak bu bilinçle korunabilir.
2.Meslek ahlakı: Eski Türklerde meslek “yol” olarak adlandırılır ve meslek, soydan daha önemlidir. Selçuklularda Ahilik, Osmanlı’da ise lonca teşkilatları bu anlayışı yansıtır. Bu yapılarda dürüstlük, yiğitlik ve ticaret ahlakı ön plandadır. Aynı zamanda bu toplumsal gruplar; dayanışma, denetim ve süreklilik sağlar. Ayrıca yurt dışına uzman ve öğrenci gönderilerek çağın gerekleri takip edilmiştir. Böylece hem mesleki örgütlenme hem de toplumsal dayanışma güçlenmiştir.
3.Aile ahlakı (cinsel ahlak): Türklerde aile; boy, soy, törkün ve barktan oluşur. Boy, özellikle Oğuzlarda bir aile adıdır. Örneğin Salur Kazan’da “Salur” boy adı, “Kazan” ise kişinin adıdır. Her boyun kendine özgü damgası ve bayrağı vardır. Soy, daha geniş bir akraba grubunu ifade eder ve anne-babadan gelen tüm akrabaları kapsar. Törkün, çekirdek aileyi ifade ederken; bark, evlenen çiftlerin kurduğu yuvadır. Kadınlar sosyal hayatta aktiftir; törenlere katılım ve kıyafet konusunda kısıtlanmazlar. Aile içinde eşitlik ve savaşçılık önemli değerlerdir.
4.Medenî(bireysel) ahlak: Durkheim’a göre ahlaki görevlerin amacı bireyler değil, toplumsal gruplardır. Medeniyet, küçük topluluklarla başlar. Toplumlar geliştikçe küçük gruplar kabilelere, kabileler daha büyük birliklere, ardından şehir devletlerine ve sonrasında ulus devletlere ve imparatorluklara dönüşür. Bu süreçte şahsi ve medenî ahlak ortaya çıkar. Medenî ahlak, şahsiyete dayanır ve bireyin erdemli, güçlü bir kişiliğe sahip olmasıyla ilişkilidir.
5.Uluslararası ahlak: Uluslararası ahlak, milletlerin karşılıklı olarak iyi niyetli ve yardımsever olmasına dayanır. Her milletin yerine getirmesi gereken tarihî ve medenî bir görevi vardır. Türk milletinin görevi ise fedakârlık ve kahramanlıktır.
Hukukî Türkçülüğün ilk amacı, Türkiye’de modern (çağdaş) bir hukuk sistemi kurmaktır. İkinci amacı, meslek gruplarının yetkilerinin devletten bağımsız hâle gelmesini sağlamak ve üçüncü amacı modern aile yapısını oluşturmaktır.
Dînî Türkçülük, dinî kitapların, vaazların ve benzeri metinlerin Türkçe olması gerektiği görüşüdür. Türk dinî hayatını canlı tutan unsur Türkçe ibadettir. Bu nedenle Kur’an, hutbe ve benzeri dinî metinler Türkçe olmalıdır.
Türkler göçebe bir millet olup ekonomileri hayvancılığa dayanmaktadır. Aynı zamanda üretken, pratik ve zekidirler. Sosyalizm, iktisadi yapıya uygun değildir; bunun yerine solidarizm daha uygundur. Özel mülkiyet kaldırılmaz, ancak özel mülkiyet toplum yararına aykırı şekilde kullanılamaz. Toplumun ürettiği değerler yine toplum yararına kullanılmalıdır. Türk ekonomisi bilimsel yöntemlerle analiz edilmeli, millî bir sanayi ve ekonomi planı oluşturulmalıdır.
Türkçülük bir siyasal hareket değildir; bilimsel, felsefî ve estetik bir düşünce sistemidir. Türkçülük, toplumu yenileme ve dönüştürme hareketidir. Ancak siyasetten tamamen bağımsız da değildir; modern ve ilerici bir düşüncedir. Gelecekte halkçılık ve Türkçülük birlikte yürütülmelidir. Nasıl ki dinde mezhepler varsa, siyasette halkçılık; kültürde ise Türkçülük temel yönelim olmalıdır.
İlim tüm insanlığa aittir; ilimsiz milliyetçilik olmaz. İlim, felsefe ile çatışmamalı; mutluluk ve özgür düşünce üretmelidir. Bu nedenle bilim hem objektif hem de subjektif yönleri olan bir alan olarak değerlendirilmelidir.
EY BUGÜNÜN TÜRK GENCİ! BÜTÜN BU İŞLERİN YAPILMASI ASIRLARDAN BERİ SENİ BEKLİYOR.
KAYNAKÇA
Ünüvar, Kerem (2008). “Ziya Gökalp”, T. Bora ve M. Gültekingil (Ed.), Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce- Cilt 4: Milliyetçilik içinde (s. 28 35). İstanbul: İletişim Yayınları.
Gökalp, Ziya (2010). Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak. Ankara: Çağ Yayınları.
Gökalp, Ziya (1976). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Milli Eğitim Kitabevi.
SORULAR
Ziya Gökalp, Tatarların Türk milliyetçiliği anlayışına karşı mıydı?
Türkçülüğün esasları bir manifesto mu?



Yorumlar