top of page

RAWLS’IN ADALET KURAMI

  • Yazarın fotoğrafı: Samet Ölçek
    Samet Ölçek
  • 29 Nis
  • 9 dakikada okunur


John Rawls Kimdir?

John Bordley Rawls 1921 yılında ABD, Maryland/ Baltimore’da dünyaya gelmiştir. Babası William Rawls avukat, annesi Anne Rawls ise politik olarak aktif ve entelektüel bir isimdir. Rawls’ın iki küçük kardeşi kendisinden bulaşan bir hastalık nedeniyle henüz küçük yaşında ölmüştü. Yine çocukluk döneminde Baltimore’da ırksal eşitsizlikler (siyah-beyaz) ve sınıfsal farklılıklara (yoksul balıkçı aileleri) şahit olmuştur. Bu deneyimler onun kişiliğini etkiledi özellikle adalet, şans ve ahlaki sorumluluk konusunda.

1939’da Princeton Üniversitesi’ne başladı. 1943’te mezun olduktan sonra orduya katılıp Pasifik’te görev aldı. Savaş sırasında bir keskin nişancı tarafından hafif yaralandı., orduda bir askeri cezayı reddettiği için rütbesi düşürüldü ve bir arkadaşını kaybetti. Burada gördüğü katliamlar dini inancını sorgulamasına neden oldu.

1946’da ordudan ayrılarak Princeton Üniversitesi’nde doktora eğitimi aldı. 1950–1952 yılları arasında Princeton’da öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1952–53 yıllarında Fulbright bursuyla Oxford Üniversitesix’ne gitti. ABD’ye döndükten sonra Cornell Üniversitesi’nde akademik kariyerine devam etti ve burada profesörlüğe yükseldi. 1971 yılında “A Theory of Justice” eserini yayınladı. Hayatının devamında üniversite ve yerel yönetimler ile ilgilendi. 1995 yılında felç geçirdi. 2002 yılında vefat etti.

 

 

Teorik Arka Plan

Rawls’ın adalet olarak hakkaniyet toplumsal iş birliğine belirli öncelikler verir. Kant’ın Categoric Imperative’den farklı olarak orijinal konum, adaletin toplumsal ilklerini temsil etmek için tasarlanmıştır. Adaletin toplumsal bir unsur olması doğal hak veya ödev unsuru olmadığı anlamına gelmez. Ekonomik ve siyasal adalet; karşılılık, karşılıklı saygı ve iş birliğine dayanmaktadır. Bu bağlamda Rawls; Hobbes gibi doğa durumu, Locke gibi önceden belirlenmiş doğal haklara dayalı siyasi birliği yeniden yorumlar ve dönüştürür. Rawls’a göre insanlar, toplumsal iş birliği içinde hareket eden rasyonel ve makul varlıklardır. Toplumsal olmayan insanın rasyonellik, adalet, ahlak ya da dil gibi yetenekleri oldukça zayıftır. Rawls’a göre Hobbes ve Locke’un doğa durumları problemlidir çünkü bu düşünürler insanın doğa durumundaki haklarını toplum içinde tekrar kazandırmayı amaçlar. Böylece Rawls’ın adalet teorisinde ortaya koyduğu “adalet olarak hakkaniyet” anlayışına dayalı sözleşme yaklaşımının temel özelliğidir. Orijinal konum, adaletin temel konuları hakkında adil ve tarafsız bir bakış açısı tasarlar.  Rawls için toplum dışında olmak insan için gerçek bir seçenek değildir. Gelişmiş olmamız toplumsal olmamız ile ilgilidir. Rawls’ın orijinal konumu doğa durumuna bir alternatiftir.

Rawls’ın adalet teorisi, tarihsel bir sözleşmeye değil, varsayımsal bir toplumsal sözleşmeye dayanır, ona göre toplumsal sözleşmeler düşünce deneyinden başka bir şey değildir. Toplumsal sözleşmeciler ise sözleşmeyi varsayımsal bir araç olarak kullanmaktadır. Rawls’ın orijinal konumu özgür ve eşit yurttaşlar için adalet bulma anlayışı amacıdır ve bunu adil bir uzlaşmacı zeminde yapılacağını savunur. Bu doğrultuda kamusal demokratik müzakereler kamusal aklın rehberliğinde yürütülür. İnsanlar ahlaki kişilerdir kendi akıllarıyla iyilik anlayışı oluşturma yeteneğine ve adalet duygusuna sahiptir.

Tarihsel olarak toplumsal sözleşme fikri, Rawls’ın ona yüklediği rolden daha sınırlı bir işleve sahipti. Hobbes’un doğa durumu barışı sağlamak ve toplumsal iş birliğini mümkün kılmayı amaçlar. Locke ise mutlak monarşiye karşıdır ve doğa durumundan yola çıkarak bireylerin yaşam, özgürlük, güvenlik ve özel mülkiyet haklarını güvence altına alan minimal bir devlet tahayyülü kurar. Rousseau ve Kant ise genel iradenin belirlenmesi gereken bakış açılarını ile mevcut yasaları değerlendirir, ortak adalet ve iyiyi geliştiren düzenlemeler yapar. Rawls ise Locke, Kant ve Rousseau’nun toplumsal sözleşmelerini genelleştirir. Orijinal konumun amacı anayasaların düzenlenmesi, toplumsal ve ekonomik yapıların ve adaleti sağlayacak ilkelerin ortaya çıkarılmasıdır.

Rawls’a göre hakkaniyet olarak adalet anlayışı anayasa ile düzenlenmiş demokratik toplumlarda ortaya çıkar. Bu toplumlarda liberal değerler gelecek kuşaklara adil bir iş birliği içerisinde aktarılır. Bireyler adalet duygusuna ve rasyonel düşünme yetisine sahip olduklarından dolayı kamusal adalet anlayışını benimser. Bu süreçte toplumda örtüşen bir görüş birliği ortak siyasal ilkelerde uzlaşır. Bunun sonucunda makul çoğunluk içinde istikrar saplanır. Rawls’a göre adalet sadece araç değil, toplumun temel yapısını düzenleyen normatif bir ilkeler bütünüdür. Yani araçtan ziyade bir temel çerçevedir. Rawls’ın kuramının temel öznesi eşit ve özgür yurttaşlardır. Rawls’ın yurttaşlık anlayışı hem adalet hem de siyasal liberalizmin temelini oluşturur. Yurttaş ahlaki bir birey olarak tanımlanır ve bireyin kendi amaç ve çıkarları vardır. Birey kamusal aklın bir unsuru olmak için temel ihtiyaçlarını karşılamış olması gerekir. Ancak bireyler bu şartları yerine getirdiğinde kamusal akıl çerçevesinde hareket eder.

Rawls ve Kant’ın felsefe anlayışlarında benzerliklerden bahsedebiliriz. Kant’ın ahlak felsefesi ahlakı evrensel bir düzlemde ele alır. Ayrıca onun ahlaki ilkeleri rasyonel seçimle belirlenir. İnsanlar akıl yoluyla nasıl davranacaklarını seçerler. Kant’ın ahlaki ilkeler bu doğrultuda, herkesin kabul edebileceği, kamusal, özgür ve eşit bireylerin kabul edeceği ilkelere dayanır. Bu bakımdan Kant’ın ahlak felsefesi Rawls’ın orijinal konumu ile benzeşmektedir. Kant’a göre insanlar özgür iradeye sahiptir kendi ilkelerince hareket eder; Ralws’ın cehalet peçesi insanları özgür kılar. Her alanda geçerli olan evrensel ahlak kuralları Kategorik İmperatif; Rawls’ın adalet ilkeleri ile benzer çünkü adalet kişisel değildir ve herkes için geçerlidir. Ancak Kant’ın ahlak teorisi bireysel eylemlerin doğruluğunu temellendirirken, Rawls’ın adalet teorisi toplumsal düzenin adil şekilde kurulmasına odaklanır. Bu nedenle Kant’ın ahlak teorisi, Rawls’ın adalet teorisinin doğrudan uygulanmış bir hali değildir; ancak Rawls’ın Kant’tan etkilendiği söylenebilir.

 

Orijinal Konum

John Rawls’ın başlangıç durumu olan Orijinal Konum, adalet ilkelerinin seçilerek iyi düzenlenmiş bir toplumun nasıl kurulabileceğini açıklayan varsayımsal bir düşünce aracıdır. “Başlangıç durumu (original position), içinde varılan temel anlaşmaların adil olmasını garanti eden uygun bir başlangıç statüsüdür. “Adalet olarak hakkaniyet (justice as fairness)” adı da buradan gelir.”  Rawls’a göre toplum, özgür ve eşit bireylerin karşılıklı iş birliğine dayanan bir sistemdir ve herkes kendi çıkarını düşünür ancak kimse kimseden üstün değildir. Ancak insanlar sadece kendi çıkarını maksimize eden sistemleri kabul etmez çünkü toplum bunu kabul etmez. Bu yüzden sadece karşılıklı kabul edilebilir ilkeler seçilerek egoizm reddedilir. Adil kurallar ancak bu bireylerin rasyonel bir uzlaşıya varmasıyla belirlenebilir. Bu bağlamda bireyler, orijinal konumda özgür ve eşit kişiler olarak kabul edilir ve toplumun temel adalet ilkelerini belirlemek üzere bir araya gelirler. Rawls, adil bir toplumun yalnızca tanrısal irade ya da soyut ahlaki ilkelerle açıklanamayacağını savunur; ona göre adalet, ancak özgür ve eşit bireylerin karşılıklı anlaşmasıyla ortaya çıkabilir.

Ancak gerçek hayatta bireyler eşit değildir. Bu nedenle tarafsız ve adil ilkelerin belirlenebilmesi için Cehalet Peçesi kavramı geliştirilmiştir. Bu durumda bireyler, kendi toplumsal konumlarını, yeteneklerini ve statülerini bilmeden karar verirler. Böylece kişisel çıkarlardan bağımsız olarak herkes için geçerli, tarafsız ve evrensel adalet ilkeleri belirlenebilir. Bu düşünce aracına göre orijinal konum, bir bakıma doğa durumu fikrine benzer; ancak amacı toplum öncesi bir kaosu değil, adalet ilkelerinin tarafsız biçimde seçilmesini sağlamaktır. Bu durumda bireylerin adalet duygusu ve iyi yaşam anlayışına sahip oldukları varsayılır.

 

Rawls’a göre adalet, insanların toplumsal bir varlık olarak birlikte yaşamasının zorunlu bir sonucudur; tek başına yaşayan bireyler için adalet kavramı anlamlı değildir. Orijinal konumda bireyler, tarafsız bir biçimde müzakere ederek adalet ilkelerini belirlerler. Bu ilkeler temel olarak demokratik eşitlik, fırsat eşitliği ve temel özgürlükleri güvence altına almayı amaçlar.

 

Cehalet Peçesi (Veil of Ignorance)

Orijinal konumun amacı, adalet ilkeleri temelinde tarafsız bir seçim prosedürü oluşturarak, bireyler arasındaki sosyal ve doğal avantajların kişisel çıkarlar doğrultusunda kullanılmasını engellemektir. Bunun yapılması içinse cehalet peçesi orijinal konumun temel varsayımıdır. Cehalet peçesi olarak adlandırılan özellik orijinal konumun bir bakış açısıdır. Orijinal konumda taraflar temsil ettikleri kişilerin konumları ve kapsamlı özelliklerinin bilinmesi istenilmez. Cehalet peçesi kişilerin ırk, cinsiyet, meslek, bulunduğu zümre, servet, güç, zekâ vs. doğal özelliklerinin bilinmediği doğal verili her türlü bilgiden yoksun bir durumdur. Cehalet peçesi, ahlaki yargılarımızın ve kişisel bağlılıklarımızın çıkarlarımızla uyumlu şekilde belirlenmesini engeller; toplumsal düzeni kendi konumumuzdan değil, herkesin eşit şartlar altında kabul edebileceği bir bakış açısından değerlendirmemizi sağlar. Bu koşullar altında

Cehalet peçesi altında bireyler özgür ve eşit olarak rasyonel biçimde hareket ederek sosyal konumdan bağımsız olarak adalet ilkelerini seçerler. Kişisel çıkar etkisi altında olmayan bireyler ile tarafsız bir seçim mümkün olur. Orijinal konumda taraflar yasama gücüne sahiptir cehalet peçesi ittifaklar, grup çıkarları ve pazarlık gibi adaleti bozarabilecek durumları egale eder. Bu da topluma daha objektif bir perspektiften bakmamıza imkân verir.

 

Düşünsel Denge/Yansıtıcı Denge (reflective equilibrium) ve Örtüşen Uzlaşı (Overlapping Consensus)

 

Adalet ilkeleri başlangıç durumundaki eşit ve rasyonel bireyler tarafından seçilir; hangi ilke seçilirse adil olan odur. Kimse kendine göre kural koyamaz tarafsız ve adil ilkeler üretmek asıl amaçtır. İnsanlar başlangıç durumunda güçlü inançlara sahiptir ancak bu inançlar çelişkili olabilir. Peki ilkelerin adil olduğu nasıl test edilir. Rawls’ın buradaki cevabı sezgilimiz ve kurduğumuz ilkelerdir. Eğer bir uyuşmazlık bir hata varsa ya sezgilerimizi ya da ilkeleri değiştirmemiz gerekir. Bu ileri-geri süreç düşünsel bir denge kurmamızı sağlar yani ilkeler sezgiler ile uyumlu hale gelerek adil olan tutarlı ve mantıklı ilkeler olması sağlanır. Asıl amaç ise yargıları sürekli gözden geçirerek tutarlı bir denge yaratmaktır. Bu bağlamda 3 yansıtıcı denge vardır:

1-Dar yansıtıcı denge: Kişi sadece kendi inançlarını mümkün olduğunca uyumlu hale getirir.

2-Geniş yansıtıcı denge: Kişi kendi inançları hariç alternatif teorileri, karşı tarafı vs. de düşünerek kapsamlı tutarlığa ulaşır.

3-Tam yansıtıcı denge: Toplumdaki herkes benzer adalet anlayışına sahip olur ve bunu kabul eder.

Yani adalet tek bir inanç, fikir ya da temelden çıkmaz. Tek bir fikri dayatıp bu doğrudur demek doğru değildir onun yerine düşünerek ve karşılaştırarak uyumlu bir adalet anlayışı geliştirilmelidir. İşte buna örtüşen uzlaşı adı verilir. Ancak Rawls burada ahlaki gerçekliğin olup olmadığı konusunu dışarıda bırakır. Çünkü objektif ahlakın varlığı uzlaşmayı zorlaştıran bir durumdu. Onun odak noktası herkesin kabul ettiği edebileceği bir siyasi adalet üzerinedir. Literatürde ise özellikle insanın inanç konusunda tarafsız olmayacağından bu süreçte hataların olmaması imkânsız görüldüğü için eleştirilir.

Rawls farklı insanların çelişen inançlarını sistemli bir şekilde düzenleyerek onları ortak bir adalet anlayışında uzlaşma yapmalarını ister. Ancak tamamen nötr ve herkes için aynı sonucu da garanti etmez.

 

 

Maksimin Kuralı (Maximin Criation)

Maksimin kuralı alternatiflerin sıralandığı bir listeyle ilgilidir. Orijinal konundaki taraflarda ortaya konulandan en makul olanı seçmesi beklenir. Bilgisizlik peçesi altında peçe kalktığında dezavantajlıymışız gibi düşünmemiz gerekir. İnsanların riskten kaçınma seviyesi farklıdır ama taraflar hakkaniyet olarak adalet anlayışını seçerler.

Maksimin kuralına göre, listede en az kötü sonuca sahip alternatif seçilir. Özünde cehalet şalının bir sonucudur. Taraflar cehalet peçesinin ardında seçtiklerinden en kötü sonuçtan kaçınmaya çalışırlar. Çünkü insanlar belirsizlikler altında karar alırken en iyi ne olur diye değil en kötü ne olur diye düşünür. Maksimin kuralı ise en kötü arasından en iyi olanı seçme ile ilgilidir. Örneğin 3 sepet elma var. A sepetinde en kötü ihtimalle çürük elma çıkar. B sepetinden en kötü ihtimalle orta kalite çıkar. C sepetinden ise en kötü ihtimalle boş çıkar.  Bu durumda en az kötü B’dir ve B sepeti seçilir.

Maksimin ilkesi 3 koşulda geçerlidir:

1-Olasılıkları bilmiyorsan

2-Azınlık mı olacaksın?

3-Hakların mı kısıtlanacak

Bunlar koşullarda eğer en kötü durumda bile kabul edilebilir bir haldeyse uygulanır. Eğer risk alma konusunda en kötü durum felaket getirecek düzeydeyse maksimin devreye girer. Bu ilke ayrıca fark ilkesini de destekler. Bu ilke toplumdaki düzenlemelerin en dezavantajlıların faydasına olmasını gerektirir yani en alttakileri korur. İnsanlar zaten kazancını arttırmak için temel haklarını riske atmazlar. Örneğin daha zengin olmak için yaşam hakkından vazgeçmezler. Bu süreç sonunda ise adaletin iki ilkesine ulaşılır.

 

ADALET İLKESİ

 

Adaletin Birinci İlkesi (Özgürlük)

İlk ilke herkesin eşit temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almasını şart koşar. Her birey başkalarıyla uyumlu olacak şekilde mümkün olan en geniş özgürlüklere sahip ve eşit olmalı. Birinci ilke temel özgürlükleri güvence altına aldığı için önceliklidir. Bu özgürlük ve haklar şunlardır:

·       Siyasal özgürlükler: oy kullanma, düşünce ve fikir, basın özgürlüğü; toplanma hakkı

·       Vicdan özgürlüğü: din özgürlüğü

·       Kişi Özgürlüğü ve Bütünlüğü: kölelik yasağı, işkence yasağı, hareket ve özel mülk edinme özgürlüğü

·       Hukukun Üstünlüğü Kapsamındaki Haklar: Keyfi tutuklamaya karşı koyma hakkı, adil yargılanma hakkı, hızlı yargılanma hakkı

Rawls’a göre bir toplum adil sayılabilmesi için herkese eşit, yeterince geniş ve tutarlı düzenlenmiş hak ve özgürlükler sağlamak zorundadır. Ancak siyaset sıfır toplamlı bir alandır birinin siyasette değeri artarken başkalarının değeri düşebilir.  Mesela zenginler paralarıyla siyaset alanında daha fazla etkili olabilir. Bunun önüne ise ekonomik eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve siyasette paranın etkisini yok ederek sağlayabiliriz. Diğer taraftan özgürlükler sadece zorunlu hallerde kısıtlanabilir zorunlu askerlik, silah yasağı, karantina vs.

 

Adaletin İkinci İlkesi (Eşitsizliklerin Düzenlenmesi)

İkinci ilke İki temel belirsizliği içerir: herkesin yararına olma ve herkese açık olma. Bu belirsizlikleri Rawls dört şekilde karşılaştırır:

1- Doğal Özgürlük Sistemi: Serbest piyasada fırsatlar herkese eşit olmalıdır. Bu yüzden doğal yetenekler ve şans gelir ve statü konusunda büyük etkiye sahip ve ahlaki olmak bu duruma büyük bir etki göstermez.

2- Doğal Aristokrasi: Yetenekli bireylerin avantajlı olması kabul edilebilir ancak bu avantaj alt sınıflara da fayda sağlamalı. Yani soyluluk/aristokrasi beraberinde sorumluluk da getirmektedir. Ancak sosyal sorunlar aristokratların sağlayacağı fayda ile tam anlamıyla çözülemez.

3-Liberal Eşitlik: Adil fırsat eşitliği sağlanmalı. Benzer yerlerde doğan kişiler benzer yerlere gelebilmeli. Bu eşitliği ise eğitim ve sosyal koşulların dengelenmesi ile sağlanmaya çalışılır. Ancak doğal yetenek farkları sonucu belirler. Aynı sosyal ortamda büyüyen birisi diğerine göre daha yetenekliyse daha yetenekli olan daha iyi sonuçlar alacaktır.

4-Demokratik Eşitlik: Rawls’ın tercih ettiği model budur. Adil Fırsat Eşitliği + Fark ilkesi.  

·       Adil Fırsat Eşitliği: Herkesin teorik olarak pozisyonlara başvurması değil eşit şartlarda yarışmasıdır. Bu sadece hukuki değil eğitim ve sosyal eşitsizlikleri de kapsar. Bu modelde server ve üretim araçları toplumda daha yaygın dağıldığı için fırsat eşitliği kuvvetlidir. Ancak yeteneklilere fazla yatırım meritokrasiye doğurabilir. Ayrıca aileden gelen kültürel avantajlar bu eşitlik ilkesine dahil edilmez. Yani sistem en dezavantajlıyı maksimum fırsat sağlamaya çalışır. Ancak bu ilke tek başına yetersizdir; fark ilkesi onu tamamlar.

·       Fark İlkesi: Toplumda daha iyi olanların elde ettiği avantajlar sadece durumu en kötü olanların durumunu iyileştiriyorsa kabul edilebilir. Burada amaç eşitsizliklerin en dezavantajlılar yararına düzenlenmesidir. Gelir ve servet gibi doğal eşitsizlikler ancak siyasi eşitliği ve adil fırsatları engellemiyorsa kabul edilebilir.  Bu ilke maksimin kuralına dayanır; karar vericiler en kötü ihtimali kendilerinin hangi durumda olacaklarını düşünerek verir.

 

KAYNAKÇA

Aydın, İ. (2015). BAŞLANGIÇ DURUMU, BİLGİSİZLİK PEÇESİ: RAWLS, HABERMAS VE SANDEL. FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, (20), 75-94.


Cengiz, E. (2023). BİR ADALET KRİTİĞİ: JOHN RAWLS’IN ADALET ANLAYIŞI HAKKINDA. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi25(2), 556-579.


Deniz, M. F. (2025). John Rawls’ un Toplumsal Adalet Teorisi ve Tek Yönlü Cehalet Peçesi. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 13(2), 342-364.


Freeman, S., 2016. Original position. In: Zalta, E.N. (Ed.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy, e.t. 26.04.2026 https://plato.stanford.edu/entries/original-position/?trk=public_post_comment-text#toc


Kanatli, M. (2021). Private Property, Freedom, and Order: Social Contract Theories from Hobbes to Rawls. Routledge India.


Pogge, T. (2007). John Rawls: His life and theory of justice. Oxford University Press.


Rawls, J. (1999). A theory of justice (Rev. ed.). Cambridge, MA: Harvard University Press.


Rawls, J. (2001). Justice as Fairness: A Restatement (E. Kelly, Ed.). Cambridge, MA: Harvard University Press.


Rawls, J. (2005). Political liberalism: Expanded edition. New York:Columbia University Press.


Yöyen, H., & DURAN, B. (2022). John Rawls' un Adalet Teorisi ve Ekonomik Özgürlükler: Türkiye Örneği (Doctoral dissertation, Doktora Tezi).

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page