top of page

MUHAFAZAKARLIK VE OTORİTE

  • Yazarın fotoğrafı: Samet Ölçek
    Samet Ölçek
  • 4 Nis
  • 5 dakikada okunur
Muhafazakarlık
Muhafazakarlık

Muhafazakârlar, özü itibariyle Aydınlanma’ya eleştiriler getirmektedir. Aydınlanmacılar, mevcut düzenin değişiminin insanlığı daha iyiye, özgürlüğe ulaştıracağını savunur. Buna karşılık muhafazakâr düşünürler, bu ilerleme fikrini insanın yaratılışına ve evrimsel gelişim sürecine uygun görmemektedir. Metafizik muhafazakârlar, insanı doğası gereği eksik, kusurlu ve kötüye meyilli bir varlık olarak ele alır. Bu düşünce, özellikle Eski Ahit’te yer alan “ilk günah” anlatısına dayandırılmaktadır. İnsanların cennetten kovulması, insanın doğuştan günahkâr olduğu fikrini destekler ve bu durum, insan fıtratının da bir yansıması olarak değerlendirilir. Diğer taraftan dine referans yapmayan evrimci muhafazakârlar ise insanın sınırlılıklarını evrimsel süreçler içerisinde oluşan tecrübe ve alışkanlıklarla açıklar. Bu yaklaşıma göre insan aklı, her ne kadar gelişim göstermiş olsa da karmaşık toplumsal düzenleri bütünüyle kavrayabilecek ve yeniden inşa edebilecek kapasiteden yoksundur. Metafizik temelli muhafazakârlık ile evrimci muhafazakârlık, insanın doğasına ilişkin ortak bir noktada buluşur: İnsan sınırlı, eksik ve kusurlu bir varlıktır. Bu nedenle toplumsal düzenin köklü ve ani dönüşümlerle değil, tarihsel birikim ve tecrübe doğrultusunda, temkinli ve aşamalı biçimde değişmesi gerektiği savunulmaktadır.

René Descartes benliğin düşünen, yalın ve ölümsüz bir töz (ruh) olduğu görüşüne sahiptir. Descartes, benliğe aklî sezgiler yoluyla ulaşılabileceğini savunur. Bu çerçevede cogito ergo sum (düşünüyorum, o hâlde varım) argümanı, her şeyden şüphe duyan ancak düşündüğü için kendi varlığından şüphe duyamayan ve böylece varlığını kanıtlayan bir argüman olarak ortaya konur. Ben bilgisi ise a priori olarak elde edilir. Yani bu bilgi, deneyimden bağımsızdır ve doğrudan aklın kendisi aracılığıyla kavranır. Ancak muhafazakâr anlayışa göre insan doğası sadece aklın bir ürünü değildir; tutkular, güdüler, duyular sezgiler, inançlar vb. karmaşık bir yapıya sahiptir. Hatta akıl çoğunlukla bu unsurların yönlendirmesi ile hareke eder. Muhafazakâr düşünce aklı örselemez ve işlevlerini yok saymaz ancak aklın yüceltilip her şeyin üstünde de tutmaz.

Muhafazakâr düşünceye göre bireyleri anlamak ancak toplumsal bağlam içinde mümkündür. Bireysel irade elbette vardır; ancak bireye ait özellikler, belirli toplumsal ve tarihsel koşullar içinde şekillenir. İnsanı analiz etmek, doğrudan toplumsal ilişkiler, normlar ve kurumların analiziyle mümkündür; çünkü birey bu yapılarla iç içedir. Toplumun inşası yalnızca akıl ile değil, aynı zamanda tarih ve geleneklerle de açıklanır. Muhafazakâr yaklaşım, toplumsal olanı bireysel olana tercih eder ve toplumun karşılıklı işlevsel ilişkilerden oluşan organik bir bütünlük taşıdığını savunur. Bu noktada muhafazakâr düşünürler, Aydınlanmacıların mekanik ve atomist toplum anlayışıyla çatışır. Organik bütünlük ve organizmacı anlayışa göre toplum, bir makine gibi düşünülemez; yani bozulan bir parçanın yerine yenisini koyarak aynı şekilde işlemeye devam eden bir yapı değildir. Toplum, tarihsel olarak gelişen, karmaşık ve hassas dengelere sahip bir organizmadır; bu nedenle ani ve radikal müdahaleler öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir.


Otorite

Otorite, bir iktidar biçimi ya da meşru iktidar olarak tanımlanabilir. Otorite Batı dünyasında ortaya çıkmış bir kavramdır “autherity” yani otorite “authentic (otantik)”, “authorative (otoriteye dayalı)”, “authorize (erkin devri/yetki vermek)” gibi kavramlar ile de yakından alakalıdır. Otorite kavramına tarihsel perspektiften bakıldığında ilk kullanımı Antik Yunan’da görülür. Platon’a göre otorite  erdeme ve bilgiye dayalıydı bu yüzden ona göre ideal yönetimi filozof krallara dayalı bir yönetim şekliydi. Otorite kavramını hem kelime ve hem pratik düzeyde Roma’da ortaya çıkmıştır. Latince “auctoritas” kelimesi arınmak (augment/augere) anlamında türetilmiştir. Otorite kavramı ikna veya cebre başvurmadan insanları yönlendirebilme yeteneğidir. Bu bağlamda otorite güç ve şiddetten ziyade; güven, istek ve kabule dayalıdır. Siyaset biliminde ise siyasal otorite meşruiyet ile donatılmış güçtür. Ancak her güç otorite değildir. Bir mafya lideri güç sahibi olabilir ama bu güç onun meşruluğunu kabul kılmaz. Diğer taraftan bir devlet ise yasaları uygulama gücü vardır ve meşruluğu kabul edildiği için otoritedir.

Muhafazakârlığın beşerî eksiklik vurgusu, rasyonel otonom özneye yönelik eleştirisi ve anti-rasyonalist yaklaşımı, toplumsal hayatta farklı otorite biçimlerinin mümkün olmasına zemin hazırlamıştır. Metafizik muhafazakârlar bu durumu varlıklar hiyerarşisi ile açıklar. Bu hiyerarşi, cansız maddelerden hayvanlara, insanlardan yaratıcıya kadar uzanan düzenli bir yapı olarak tasavvur edilir. “Omnis potestas a Deo” yani “her iktidar Tanrıdan gelir” anlayışı bu düşüncenin temelini oluşturur. Bu çerçevede ailede ebeveynin otoritesi, geçmişte efendinin köle üzerindeki otoritesi ve hükümdarın ya da prensin uyrukları üzerindeki otoritesi Tanrıdan kaynaklandığı için, itaat yükümlülüğü aşkın bir temele dayandırılır. Dini referans almayan muhafazakârlar ise otoritenin beşerî ve tarihsel süreç içinde kendiliğinden oluştuğunu ve süreklilik kazandığını savunur. Liberallere göre otorite, özgür iradeyle yapılan sözleşmelerden doğar. Buna karşılık muhafazakârlar, toplumun doğası gereği belirli zorunlulukların bulunduğunu ve otoritenin bu zorunluluklar çerçevesinde ortaya çıktığını ileri sürer. Otorite, bireyin güvenlik ve aidiyet ihtiyaçlarını karşılayan temel bir işleve sahiptir. İnsanın kusurlu ve eksik doğası, otorite ile sınırlandırıldığında toplumsal düzene katkı sağlar. Ancak bu otorite keyfî uygulamalara dayanmamalıdır. Muhafazakâr düşünce körü körüne itaati reddeder; bunun yerine sınırlı, dengeli ve rasyonel bir otorite anlayışını savunur. Toplumsal yapı; hiyerarşi, eşitsizlik, mülkiyet ve otoriteyi beraberinde getirir. Toplumda mutlak bir eşitlik yoktur; servet, güç ve statü eşit şekilde dağılmaz. Bununla birlikte bu unsurların tek bir merkezde toplanması da söz konusu değildir. Muhafazakârlara göre otoritenin kaynağı rasyonel sözleşmeler değil, tarihsel süreçte oluşmuş gelenekler, toplumsal pratikler ve insanlığın ortak tecrübesidir.

Muhafazakârlık, otoriteyi yalnızca siyasal alanla sınırlamaz; onu daha geniş bir toplumsal ve kültürel perspektif içinde ele alır. Tarihsel bağlamda, egemen devletin ortaya çıkışıyla birlikte modern devlet, otoritenin kaynağını (auctoritas) ve uygulanmasını (potestas) tek elde toplayarak rasyonel bir meşruiyet üretmiş ve gücünü giderek merkezileştirmiştir. Muhafazakâr düşünce devleti gerekli ve faydalı görür; ancak onun merkezileşerek mutlak bir güce dönüşmesinden endişe duyar. Bu nedenle muhafazakârlar güçlü bir otoriteyi savunmakla birlikte, birey, toplum ve kurumlar lehine bu otoritenin sınırlandırılması ve dengelenmesi gerektiğini vurgular. Sözleşmeci düşünürlerden farklı olarak muhafazakârlar, devleti yapay bir yapı olarak değil, organik bir organizma olarak değerlendirir. Bu çerçevede devlet, tarihsel süreç içinde gelenekler, deneyimler ve toplumsal pratikler aracılığıyla şekillenmiştir. Özgürlük de benzer biçimde tarihsel süreçlerde oluşur ve ancak toplumsal düzen içinde anlam kazanır. Dolayısıyla özgürlük, düzenin ve sınırların varlığına bağlıdır. Muhafazakârlık içinde belirgin bir gerilim bulunmaktadır: Bir yandan devleti tarihsel ve neredeyse kutsal bir bütünlük olarak yüceltme eğilimi, diğer yandan ise onun gücünü sınırlama ihtiyacı. Bu gerilim tam anlamıyla çözülemez ve düşünce geleneği içinde varlığını sürdürür. Bu çerçevede muhafazakârlık çoğu zaman statükoculukla ilişkilendirilir. Nitekim Joseph de Maistre gibi düşünürler monarşi, aristokrasi ve din/kutsal üçlüsünü savunarak anti-demokratik bir çizgi benimsemiştir. Ancak zamanla Edmund Burke gibi muhafazakâr düşünürler, değişime kayıtsız kalınamayacağını kabul etmiş ve kontrollü, tedrici bir değişimi savunmuştur. Bu dönüşüm sürecinde Alexis de Tocqueville demokrasiyi analiz etmiş ve onun kaçınılmazlığını kabul etmiştir. Benjamin Disraeli ise işçi sınıfını sisteme dahil etmeyi amaçlayan daha kapsayıcı bir muhafazakârlık anlayışı geliştirmiştir. Muhafazakârlık sabit bir ideoloji değildir; daha çok “değişimi kontrol etme refleksi” olarak tanımlanabilir. Bu nedenle bazen otoriter, bazen uzlaşmacı, bazen de sosyal politikaları destekleyen bir form alabilir. Muhafazakârlık tek tip bir düşünce değildir. Daha özgürlükçü ve sınırlı devleti savunan yaklaşımlar (örneğin Adam Smith ile paralellik taşıyanlar) olduğu gibi, daha otoriter eğilimler de mevcuttur. Bu yönüyle muhafazakârlık, kimi zaman liberal, kimi zaman ise otoriter doğrultulara kayabilen çok katmanlı bir düşünce geleneğidir.


KAYNAKÇA

Bal, H. (2014). SİYASET TEORİSİNDE ‘OTORİTE’KAVRAMI. International Periodical For The Languages, Literature And History Of Turkish Or Turkic Volume 9/2 Winter 2014, P. 247-255

Duman, Fatih, (2017). Muhafazakâr Düşüncede ‘Otorite’ Anlayışı, Milel ve Nihal, 14 (1), 135-159.

Duman, F. (2018). Demokrasi ve muhafazakârlık: Gerilim, risk ve imkânlar. Ankara: Kadim Yayınları.

Köni, H., & Nişancı, E. (2018). Muhafazakâr Düşüncede Yönetim Anlayışı: 18. Yy.’Dan 20. Yy.’In Başlarına. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 10(40), 61-78.

Kutluay, F. (2019). Siyasal Otorite Kavramının Tarihsel Seyri. Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7(2), 1-29.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page