JEAN JACQUES ROUSSEAU’NUN SÖZLEŞME TEORİSİ
- Samet Ölçek
- 27 Mar
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Nis

Rousseau’nun Yaşadığı Dönem
Rousseau’nun yaşadığı dönem, Aydınlanma Çağı’nın olgunlaşma evresine karşılık gelmektedir. Bu dönemde yönetimde etkili olan bazı hükümdarlar, Aydınlanma düşüncesinden etkilenen ancak mutlakiyetçi yapıyı koruyan “aydın despotlar” dır. Söz konusu yüzyılda ticaret büyük ölçüde gelişmiş, buna paralel olarak sömürgecilik faaliyetleri de genişlemişti. Toplumsal düzeyde ise refah artışı gözlemlense de bu artış bütün toplumsal kesimlere eşit şekilde yansımamış, daha çok burjuvazi ve şehirli kesimlerin ekonomik ve s osyal konumunu güçlendirmiştir. Aynı dönemde yeni eğitim kurumları açılmış, devlet yönetiminde modernleşme yönünde bazı reformlar yapılmıştı. Buna karşın kölelik sistemi varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Merkezi yönetimler güçlenirken feodal derebeylerin siyasi ve ekonomik etkisi önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Ticaret hayatında asiller ve özellikle burjuvazi daha görünür hale gelirken, krallar da mutlakiyetçi iktidarlarını koruma çabası içinde olmuştur. Genel olarak bu dönem, feodal yapıdan modern devlet ve kapitalist düzene geçişin yaşandığı bir dönemdir.
Rousseau 1712 yılında Cenevre’de doğmuştur. Ailesi Fransız kökenlidir. Babası saat tamircisi olup, annesi Rousseau doğduktan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Protestan olarak dünyaya gelen Rousseau, gençlik yıllarında Fransa’ya gidip din değiştirerek Katolikliğe geçmiştir. Bu süreçte bir papaz tarafından Madame de Warens’in yanına yerleştirilmiş ve onun himayesinde eğitim görmesi sağlanmıştır. Warens, Rousseau’nun eğitimini desteklemiş ve onun entelektüel gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Gençlik yıllarında farklı meslek arayışlarına giren Rousseau, bir süre asker olmayı düşünmüş; müzik, astronomi ve edebiyatla ilgilenmiştir. Daha sonra Paris’e giderek burada dönemin entelektüel çevreleriyle temas kurmuştur. Bu dönemde Therese Levasseur ile birlikte yaşamaya başlamış ve bu birliktelikten beş çocuğu olmuştur. Ancak Rousseau, çocuklarını yetimhaneye vermesi nedeniyle sıklıkla eleştirilmiştir. Paris’te uzun süre tutunmakta zorlanan Rousseau, düşünsel olarak da dönemin diğer Aydınlanmacı düşünürlerinden ayrılmaya başlamıştır. 1754 yılında yeniden Cenevre’ye dönen Rousseau, tekrar Kalvinizmi benimsemiş ve Cenevre vatandaşlığını yeniden kazanmıştır. 1755 yılında yazdığı İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Söylev adlı eseriyle dikkat çekmiş; ardından 1762’de yayımladığı Toplum Sözleşmesi ile siyaset felsefesinde büyük bir etki yaratmıştır. Bu eserlerinde Rousseau, modern toplumun insanı bozduğunu savunmuş ve meşru siyasal otoritenin temelini “genel irade” kavramı üzerinden açıklamıştır. Ancak düşünceleri hem siyasi hem de dini otoriteler tarafından tepkiyle karşılanmış, eserleri yasaklanmış ve Rousseau sürgün hayatı yaşamak zorunda kalmıştır. Bu süreçte farklı Avrupa şehirlerinde yaşamış ve sürekli yer değiştirmiştir. Hayatının son dönemlerinde yalnızlaşan Rousseau, otobiyografik eserler kaleme almış ve içsel dünyasına yönelmiştir. 1778 yılında vefat etmiştir.
Doğa Durumu
Rousseau’nun doğa durumunun başlangıcında insanlar henüz sosyal değildir; aile kurumu ortaya çıkmamış, sanat ve bilim gelişmemiştir. İnsanlar doğada izole bir şekilde yaşamakta, neslin devamı için içgüdüsel birliktelikler kurmakta ve yavruların bakımı tamamen dişilerin sorumluluğundadır. Doğa durumunda insanlar konuşma gereksinimi duymaz, gelecek kaygısı taşımaz ve içgüdüleriyle günübirlik yaşayan varlıklardır. Bununla birlikte insanlar duyu ve duygulara sahiptir; şefkat ve merhamet gibi özellikler taşırlar. Bu nedenle doğa durumunda savaş ve kaos söz konusu değildir. Bu bakımdan insan, ilk aşamada iki ayağı üzerinde duran bir hayvandan çok da farklı değildir. Rousseau’ya göre insanın özünü akıldan önce iki temel ilke belirler: İlki, bireyin kendi varlığını ve refahını koruma eğilimi; ikincisi ise şefkat ve merhamet duygusudur. Bu iki özellik, insanı hayvandan ayıran unsurların da temelini oluşturur. Nitekim insan, özgürce karar alabilme ve kendini geliştirme yetisine sahiptir.
Zamanla insanın ilkelliği, kademeli bir süreç içerisinde medeniyete dönüşür. İnsanlar yalnızca neslin devamı amacıyla değil, aynı zamanda birlikte yaşamak üzere bir araya gelmeye başlar. Bu aşamada aile kurumu ortaya çıkar; devamında ise aileler birleşerek kabileleri oluşturur. Bu süreçte iş bölümü gelişir, dil (lisan) oluşur ve bireylerin sosyalleşme becerileri artar. Ancak Rousseau’ya göre bu toplumsallaşma süreci, insanın güçlenmesinden ziyade zayıflığını da ortaya koymaktadır; çünkü bağımlılık, bir anlamda yetersizliğin göstergesidir. İş bölümünün gelişmesi ve insanın doğadan uzaklaşması, eşitsizliklerin ortaya çıkmasına neden olur. Oysa doğa durumunda insanlar arasında herhangi bir eşitsizlik söz konusu değildir. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte insanlar birbirine bağımlı hâle gelir; bu durum zengin ve yoksul ayrımını doğurur ve çatışmaların temelini oluşturur. Rousseau’ya göre savaşların ardından zenginler, kendi haklarını ve egemenliklerini korumak amacıyla bir sözleşme yaparak görünürde meşru, ancak gerçekte eşitsizlikleri pekiştiren “yalancı” bir devlet düzeni kurarlar. Bu düzen, köleliğin, yoksulluğun ve toplumsal farklılıkların kurumsallaşmasına yol açar. Böylece Rousseau’ya göre insan, medeniyet süreciyle birlikte bir yandan gelişmiş, özgürleşmiş ve ilerlemiş görünse de diğer yandan bağımlı hâle gelerek köleleşmiştir. Bu süreçte önce zengin–yoksul eşitsizliği, ardından güçlü–güçsüz ayrımı ve nihayetinde efendi–köle ilişkisi ortaya çıkmıştır.
Toplum Sözleşmesi
İnsanların doğa durumuna geri dönerek yeniden özgür ve eşit bir yaşam sürmesi mümkün değildir. Çünkü insanlık çoktan medenileşmiş ve devlet yapısı ortaya çıkmıştır. Bu aşamada insanlar artık konforuna düşkün ve birbirine bağımlı varlıklar hâline gelmiştir. Rousseau’ya göre yozlaşmış medeni toplumdan kurtulmanın yolu, toplumda sahip olunan hak ve ayrıcalıklardan vazgeçmektir. Zengin ya da fakir, toplumun tüm üyeleri, sahip oldukları hakları bir sözleşme aracılığıyla kurulacak yeni bir ahlaki topluluğa devretmelidir. Bu yeni toplumsal düzenin inşasında insanlar, ilk bakışta uzlaşmaz gibi görünen iki amacı gerçekleştirmeye çalışırlar: Hem bireylerin can ve mal güvenliğini ortak güçle koruyan bir toplum oluşturmak hem de bireyin, toplumla birleşmesine rağmen kendi özgürlüğünü koruyabilmesini sağlamak. Bu bağlamda her bireyin kendisini bütünüyle topluma devretmesi ve herkesin aynı koşullara tabi olması, aslında hiç kimsenin bir başkasına bağımlı olmaması anlamına gelir. Her birey, başkalarına tanıdığı hakların aynısını kendisi de elde eder; böylece hem yitirdiğinin karşılığını alır hem de sahip olduklarını korumak için daha güçlü bir konuma ulaşır.
Tüm bireylerin eşit şekilde haklarından vazgeçmesi, yeni kurulacak toplumda herhangi bir ayrıcalığın oluşmasını engeller. Bu süreçte bireylerin iradeleri birleşerek “genel irade”yi oluşturur ve bu irade toplumsal uzlaşının temelini meydana getirir. Rousseau’ya göre genel irade değişmez, bozulmaz ve ortak iyiyi temsil eder. Bu iradeyi ortaya çıkaran toplumsal sözleşme, aynı zamanda kurulacak ahlaki ve siyasal topluluğun temel kurallarını belirler. Bu düzende bireyler, vatandaşlar olarak yasama sürecinin bir parçasıdır. Genel kurallar, vatandaşlardan oluşan yasama organı tarafından belirlenir. Bu yasaları uygulamak üzere ise bir yürütme organı oluşturulur. Nüfusun fazla olduğu toplumlarda bu yetki bir kral ya da kraliçeye verilebilirken, daha küçük toplumlarda aristokratik bir meclis tarafından kullanılabilir.
Özgürlük
İnsanlar özgür doğmuşlardı ancak kademeli bir süreç içinde özgürlüklerini kaybetmişlerdir. Rousseau’ya göre birey, ancak ahlaki anlamda özgür olduğunda erdemli bir kimliğe sahip olabilir. Bu nedenle insanlar, kaba ve bireysel arzularını bir kenara bırakarak ortak iyi doğrultusunda düşünmek zorundadır. Genel irade altında yaşayan bireyler ancak bu iradeye uydukları ölçüde gerçek anlamda özgür olabilirler. Genel iradeye aykırı davranan bireylerin uyumu ise gerektiğinde zor yoluyla sağlanır; ancak bu zorlamanın amacı baskı kurmak değil, bireyi yeniden ortak iradeye uygun hâle getirmektir. Rousseau’ya göre bireyler, toplumsal sözleşme aracılığıyla zaten genel iradeye itaat etmeye rıza göstermişlerdir. Bu nedenle sistemde temel olan unsur zor değil, rızaya dayalı bir kabuldür. Bu çerçevede ceza mekanizması da baskıcı değil, eğitsel ve ahlaki bir işlev taşır. Bireylerin yeniden genel iradeye uyum sağlaması, onların toplum içinde haklarını ve vatandaşlık konumlarını sürdürmelerini mümkün kılar. Böylece birey, genel iradeye katıldığı ölçüde hem özgürlüğünü korur hem de toplumsal bütünün bir parçası olarak varlığını sürdürür.
Cumhuriyet
Bireylerin kendi koydukları kurallara itaat etmelerini gerçek özgürlük olarak tanımlaması, cumhuriyetçiliğin temel ilkeleriyle uyumludur. Bu bağlamda Rousseau’nun öz-yönetimi özgürlük olarak gördüğü söylenebilir. Ona göre bireyler ancak bu şekilde kölelikten ve daha da önemlisi özgür olduklarına dair yanılsamalardan kurtulabilirler. Rousseau’nun kamusallık anlayışı ve bunun genel iradenin oluşumundaki belirleyici rolü ile ilişkilidir. Sürekli olarak kamu rızasını gerektiren genel irade, toplumun tüm üyelerinin yasa yapım sürecine katılımını öngörür. Bu süreçte her birey, hem genel iradenin oluşumuna katkı sağlayarak hem de oluşan yasalara itaat ederek ikili bir kamusal rol üstlenir.Genel irade, tamamen bilgilendirilmiş yurttaşların yürüttüğü tartışmalar ve uzlaşma yoluyla meclis ortamında ortaya çıkar. Yurttaşların yüz yüze katılımıyla gerçekleşen bu süreçte, tüm üyelerin ortak bir uzlaşmaya ulaşması hedeflenir.
KAYNAKLAR
Ekşici, Z. (2019). Jean Jacques Rousseau’nun aydınlanma eleştirisi (Master's thesis, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Kanatlı, M. (2022). Salt akılcı olmayan liberalizm: Hume ve Kant. Konya: Çizgi Kitabevi.
Teorileri III, S. S. 7. Hafta Sosyal Sözleşme Teorileri III: Jean Jacques Rousseau.
SORULAR
Eğitim bireyi özgürleştirir mi yoksa iyi yurttaş üretmek için disipline mi eder?
Genel iradenin yanılmaz olmadığı durumlarda, halk yanlış karar verirse devletin meşruiyeti nasıl korunabilir?
Rousseau’nun sözleşme teorisi, siyasal meşruiyeti rızaya dayandırırken, rızanın zorla üretildiği durumlarda bu meşruiyet nasıl korunur?



Yorumlar