top of page

FRANSIZ DEVRİMİ, MUHAFAZAKARLIK VE TOPLUMSAL HAFIZA

  • Yazarın fotoğrafı: Samet Ölçek
    Samet Ölçek
  • 12 Nis
  • 5 dakikada okunur



Muhafazakâr düşünce, toplumsal hafızanın korunmasını temel bir ilke olarak benimser. Toplumsal hafıza, bireyleri ve grupları bir arada tutan, geçmiş deneyimlerin ve tarihsel sürekliliğin aktarılmasını sağlayan kolektif bir bilinç alanıdır. Bu bağlamda toplum, yalnızca bugünden ibaret olmayan; geçmişi, değerleri ve kurumlarıyla varlığını sürdüren tarihsel bir bütünlük olarak görülür. Hafıza, bireyin ve toplumun kimliğini inşa eden en temel unsurlardan biridir; bu nedenle hafızanın kaybı hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kimlik kaybı anlamına gelir. Bireysel hafıza kaybı yaşayan bir kişinin geçmişine dair sürekliliğini yitirmesi ve kendini tanımlayamaması gibi, toplumsal hafızadan kopan toplumlar da tarihsel referanslarını kaybederek kendilerini yeniden tanımlamakta zorlanır. Modern dünyanın hızlanan yapısı, bireyleri ve toplumları geleneksel bağlamlarından kopararak yönsüzleştirme riski taşır. Bu nedenle toplumsal hafıza, yalnızca geçmişin korunması değil, aynı zamanda bugünün nasıl anlamlandırılacağına dair bir çerçeve sunar. Ancak bu hafıza, sabit ve tek yönlü bir yapı değildir; farklı aktörlerin müdahil olduğu bir mücadele alanı olarak da işlev görür. Devrimci dönüşümler ise muhafazakâr perspektiften bakıldığında, bu tarihsel sürekliliği kesintiye uğratan müdahaleler olarak değerlendirilir. Özellikle Fransız Devrimi, toplumsal yapıyı organik bir bütünlükten ziyade mekanik bir tasarım olarak yeniden kurma girişimiyle, mevcut kurumları ve gelenekleri radikal biçimde dönüştürmeyi hedeflemiştir. Bu tür radikal değişimler, toplumsal hafızayı oluşturan birikimi zayıflattığı ve tarihsel sürekliliği kırdığı gerekçesiyle muhafazakâr düşünürlerin eleştirisine konu olmuştur. Bu eleştirinin düşünsel temelleri, modern muhafazakâr geleneğin önemli metinlerinden biri olan Reflections on the Revolution in France ile sistematik bir çerçeveye kavuşmuş; böylece muhafazakârlık, devrimci kopuşa karşı tarihsel sürekliliği savunan bir düşünce hattı olarak şekillenmiştir.


Muhafazakarlık üç temel gelişime karşı doğmuştur: a) Sanayi devrimi b)aydınlanma hareketi c) Fransız Devrimi. Bu üç gelişme geleneksel düzeni radikal ve hızlı bir şekilde toplumun yapısını çözülmesine neden olan devrimlerdir.  Sanayi devrimi ile geleneksel tarım üretiminin yerini fabrika üretimine bıraktı devamında ise çarpık kentleşme, toplumsal yabancılaşma vb. sorunlar ortaya çıktı. Aydınlanma hareketleri ise muhafazakârlar tarafından toplumun akıl ile yeniden kurulması nedeniyle eleştirildi. Fransız devrimi ise toplumun tarihsel süreçte oluşturduğu kurumların devrim ile dönüştürmesi noktasında eleştirildi. Bu değişimlere Bonald şu sözüyle dikkat çeker: insan toplumu yaratmaz; insanı yaratan toplumdur. Yani toplum yapay bir proje değildir organik bir yapıdır ve insanlar ancak toplumsal kurumlar içerisinde anlam kazanır. Muhafazakâr düşüncede insan, Kartezyen rasyonalizmin öne sürdüğü gibi tamamen özgür, bağımsız ve aklıyla sıfırdan anlam dünyası kurabilen bir varlık değildir. Bu perspektifte insanlar ne rasyonel otonom öznedir ne de doğuştan tabula rasa durumundadır.


Muhafazakârlar için toplumsal olanın önceliği vardır. Fransız Aydınlanması filozoflarından Diderot’un projesi olan Encyclopédie’de ‘toplum’ maddesi yoktur. Aydınlanmacılar atomizme ve bu temelde yükselen toplumsal sözleşme teorilerine dayanır. Ancak doğa hali, insan aklının bir ürünüdür; var olmayan bir halin insan aklıyla kurgulanarak açıklanmasıdır.


Muhafazalar için din toplumsal hafızanın asli unsurlarından bir tanesidir. Toplumun oluşmasında din aktif rol oynamıştır çünkü dinsel ve kutsal olan direkt olarak toplumla bağlıdır. Din bir düzen yaratma kabiliyetine sahiptir.

Organik bütüncülük toplumu bir canlı organizma olarak görür süreklilik algısı ise nesiller boyu birikerek oluşan süreçtir. Bir diğer önemli kavram ara mekanizmalardır. Ara kurumlar devlet ile birey arasında bir denge ve süreklilik sağlar ve toplumsal hayatın canlı taşıyıcılarıdır. Bu yapılar ortak aklı (common sense) ve toplumsal hafızayı nesilden nesile aktarır.

Nisbet’e göre bu geleneğin temel argümanları şunlardır:

  • Toplum, bireylerin mekanik toplamı değil, tarihsel ve ilişkisel bir bütündür.

  • Toplum, bireyden önce gelir ve onu şekillendirir.

  • Birey tek başına analiz edilerek tam olarak anlaşılamaz.

  • Toplumdaki tüm unsurlar karşılıklı bağımlılık içindedir.

  • Soyut doğal haklar yerine, insanın somut ihtiyaçları daha belirleyicidir.

  • Aile, yerel topluluklar ve dini/mesleki gruplar gibi ara kurumlar toplumsal düzen için çok önemlidir.

  • Din, gelenek ve rasyonel olmayan unsurlar bile toplumda işlevseldir.

  • Toplum eşitsizlik ve hiyerarşi içerir bu yapı düzeni sağlar.

  • Otoritenin meşruiyeti soyut akıldan değil, tarihsel geleneklerden gelir.


Aydınlanma düşüncesi, toplumu insan yapımı yani “inşa edilebilir” bir yapı olarak ele alma eğilimindedir. Bu yaklaşımda toplum, aklın rehberliğinde yeniden düzenlenebilecek ve gerekirse baştan kurulabilecek bir sistem gibi görülür. Bu nedenle siyasal akıl, toplumsal düzeni dönüştürme ve daha “rasyonel” bir yapıya kavuşturma iddiası taşır. Buna karşılık muhafazakâr düşünce, toplumu yalnızca siyasal bir tasarım alanı olarak görmez; toplumun tarih, gelenek, kültürel süreklilik ve yerleşik kurumlar tarafından şekillendiğini savunur. Bu nedenle toplumsal düzeni kökten ve hızlı biçimde yeniden kurma girişimlerine temkinli yaklaşır. En önemli muhafazakâr eleştirilerden biri Edmund Burke tarafından geliştirilmiştir; Burke, toplumu soyut akıl projeleriyle yeniden inşa etmeye çalışmanın tehlikelerine dikkat çeker ve toplumsal düzenin “organik” bir şekilde, tarihsel süreklilik içinde geliştiğini savunur. Bu tartışmanın tarihsel olarak en önemli örneklerinden biri Fransız Devrimi’dir.


Fransız Devrimi, Aydınlanma düşüncesinin bazı radikal yorumlarının siyasal alanda karşılık bulduğu bir kırılma noktası olarak görülebilir. Devrim süreci, eşitlik, yurttaşlık ve modern hukuk düzeni gibi kavramların ortaya çıkmasına zemin hazırlarken, aynı zamanda siyasal şiddetin yoğunlaştığı bir dönemi de beraberinde getirmiştir. Özellikle Jakobenler döneminde, devrimci iktidar “genel irade” adına hareket ettiğini iddia ederek muhalefeti bastırmış ve olağanüstü bir siyasal mobilizasyon süreci başlatmıştır. “Terör Dönemi” olarak bilinen süreçte siyasal şiddet kurumsallaşmıştır. Bu süreçte kilise mallarının kamulaştırılması, aristokrat mülkiyetinin tasfiyesi ve feodal yapıların ortadan kaldırılması gibi radikal dönüşümler yaşanmıştır. Ayrıca toplumun dini referanslardan arındırılması amacıyla Hristiyanlığın kamusal etkisini azaltmaya yönelik politikalar uygulanmış ve kısa süreli olarak “akıl dini” gibi seküler alternatifler denenmiştir. Cumhuriyet takvimi gibi düzenlemelerle eski rejimin (ancien régime) sembolik yapısının ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Ancak bu girişimlerin toplumsal düzeyde tam ve kalıcı bir karşılık bulduğu söylenemez; birçok uygulama sınırlı kalmış veya zamanla geri çekilmiştir. Muhafazakâr eleştirinin önemli noktalarından biri, bu tür radikal dönüşümlerin toplumun ara kurumlarını zayıflatmasıdır. Kilise, loncalar, yerel topluluklar, dernekler ve benzeri yapılar birey ile devlet arasında bir tampon mekanizma oluşturur. Bu kurumların zayıflatılması durumunda birey doğrudan merkezi devletle karşı karşıya kalır. Bu durum hem toplumsal dengeyi hem de siyasal çoğulculuğu zayıflatabilir. Bu bağlamda Fransız Devrimi, eski rejimin kurumlarını tasfiye ederken aynı zamanda yeni ve güçlü bir merkezi devlet yapısının ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede devrim sonrası süreç üç temel sonuç üzerinden değerlendirilebilir. Birincisi, eski rejimin ara kurumlarının büyük ölçüde ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi, birey ile toplum arasındaki geleneksel aracılık mekanizmalarının zayıflamasıdır. Üçüncüsü ise, bireyin doğrudan merkezi devlet ile ilişkilendirildiği yeni bir siyasal düzenin ortaya çıkmasıdır. Bu durum, bir yandan modern yurttaşlık ve eşitlik fikrini güçlendirirken, diğer yandan toplumsal yapının daha merkeziyetçi ve zaman zaman daha kırılgan hale gelmesine yol açmıştır. Sonuç olarak, Aydınlanma rasyonalizminin toplumu akıl yoluyla yeniden kurma iddiası ile muhafazakâr düşüncenin tarihsel sürekliliği koruma hassasiyeti arasındaki gerilim, modern siyaset düşüncesinin temel tartışmalarından biridir. Fransız Devrimi ise bu gerilimin hem yaratıcı hem de yıkıcı potansiyellerini aynı anda ortaya koyan tarihsel bir laboratuvar niteliği taşır.




KAYNAKÇA

Duman, F. (2010). TOPLUMSAL HAFIZA,(FRANSIZ) DEVRİM (İ) ve SOSYAL/SİYASAL KURAM. Conservative Thought/Muhafazakar Düşünce6(24).


Figen ŞENGÜL. "TOPLUMSAL HAFIZA VE KÜLTÜREL BELLEK EKSENİNDE İMGELER: OSMAN HAMDİ BEY’İN SEKİZ TABLOSU ÜZERİNDEN BİR ÇÖZÜMLEME". Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi 62:41-66


Dereli, M. D. (2021). Faruk Karaarslan, Toplumsal Hafıza: Hatırlamanın ve Unutmanın Sosyolojisi, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2019, 207 s.


DUMAN Fatih (2024). “Edmund Burke’te Fransız Devrimi Eleştirisi”. Muhafazakâr Düşünce Dergisi. Yıl: 20 Sayı: 67. ( 268-309)

 
 
 

Yorumlar


bottom of page