top of page

DARWİNCİ VE METAFİZİK MUHAFAZAKARLIK

  • Yazarın fotoğrafı: Samet Ölçek
    Samet Ölçek
  • 4 Haz
  • 6 dakikada okunur

Aristo’ya göre doğal hukuk anlayışı insan doğasından başlar. İnsan “zoon politikon”dur; yani politik bir hayvandır. Karınca, arı gibi diğer sosyal canlılardan farklı olarak insan, konuşma (logos) sayesinde daha karmaşık, esnek ve kapsamlı iş birlikleri kurabilir. İnsan sağduyu ve pratik akıl sahibidir; bu nedenle ahlak, insan doğasından tamamen kopuk değildir. Darwin’e göre ahlak, insanın evrimsel süreçte geliştirdiği sosyal içgüdülerden doğmuştur. Siyasi hayvanlar, ortak bir amaç etrafında organize olabilen, sosyal koordinasyon kurabilen ve belirli ölçüde liderlik yeteneği gösterebilen varlıklardır. Darwin’e göre ahlak, insanın evrimsel süreçte geliştirdiği sosyal içgüdülerden doğmuştur. Özellikle ebeveynlik, sempati, iş birliği ve toplumsal onay ihtiyacı ahlakın temelini oluşturur. Zamanla insanlar suçluluk, vicdan, sevgi ve adalet gibi ahlaki duygular geliştirmiştir. İnsan doğası tamamen boş bir levha değildir; Darwinci muhafazakârlık, insanların biyolojik eğilimlere sahip olduğunu ve bu doğanın tamamen değiştirilemeyeceğini savunur. Darwinci doğal hukuk anlayışı, insan doğasını koruyacak etik sınırların geliştirilmesini mümkün kılar. Bu perspektif, doğal arzuları, alışkanlıkları, sağduyuyu ve düzenli özgürlüğü destekler. İnsanlarda cinsel arzular, mülkiyet/mal edinme isteği, adalet duygusu, dini eğilimler gibi çok sayıda temel eğilim bulunur. Sağduyu, bu arzular arasında en iyi olanı seçebilmek ve doğru karar verebilmek için gereklidir. Darwinci muhafazakârlık, ahlaki ve siyasi olanı ortak insan deneyimi ve evrimleşmiş insan doğası üzerinden temellendirir. Metafizik muhafazakârlık ise insan doğasını doğaüstü bir tasarıya dayandırır; evrimci yaklaşım ise bunu bilimsel ve biyolojik temelde açıklar. Metafizik yaklaşım kutsala referans verirken, evrimci yaklaşım doğaüstü açıklamaları reddeder ve doğal süreçleri esas alır.


·Muhafazakâr düşüncede Kirk, “değişmeyen insan gerçekleri” fikrini savunanların Darwinci evrim teorisini bir tehdit olarak gördüğünü ileri sürer. Çünkü Darwinci yaklaşım, insan doğasının ebedi ve değişmez olmadığını, evrimsel süreç içinde şekillendiğini ortaya koyar. Eğer insan doğası sonsuz ve değişmez değilse, ahlaki normlar için sabit ve kesin bir temel bulmak zorlaşır. Bu durum, muhafazakâr düşünce açısından önemli bir problem oluşturur. Darwinci bilim ise insan doğasının tamamen değişken olmadığını, aksine uzun dönemler boyunca istikrar gösteren biyolojik ve davranışsal özellikler taşıdığını savunur. Kirk’e göre ilahi olan vicdana rehberlik eder ve toplumsal düzeni yönlendirir. Bu bağlamda siyaset, doğanın ve insanın üstündeki daha yüksek bir düzeni anlama ve uygulama sanatıdır.


Hayek ise toplum düzeninin merkezi planlama ile değil, “kendiliğinden doğan düzen” (spontaneous order) aracılığıyla oluştuğunu savunur. Bu düzen, herhangi bir tek zihnin tasarımının ürünü değildir; kısa vadeli ihtiyaçları karşılamaya yönelik çok sayıda bireysel eylemin planlanmamış sonucudur. Kendiliğinden doğan düzen, tasarımcısı olmayan bir tasarım olarak düşünülebilir; örneğin dil, bu tür bir düzenin en tipik örneklerindendir. Muhafazakârlar genel olarak özgürlük düzeninin, merkezi otoriteye bağlı olmayan bireylerin ve grupların karşılıklı uyum ve etkileşiminden ortaya çıktığını savunur. Hayek, Darwinci düşünceye yakın duran ve metafizik/tanrısal açıklamalara şüpheyle yaklaşan bir çizgide yer alır. Bu nedenle Burke, Hume ve Smith gibi düşünürleri de evrimci bir entelektüel kategori içinde değerlendirir. Ona göre Burke’ün düşüncesi Fransız Devrimi’nin rasyonalist çizgisinden uzaklaşarak İngiliz deneyimciliğine yaklaşır. Bu çizgi, Darwin’in biyolojik evrim fikriyle paralel bir düşünsel arka plana sahiptir. Bu bağlamda Hayek, Darwinci evrim fikrinin İskoç Aydınlanması’ndaki sosyal teori geleneğinden beslendiğini savunur ve mistik/metafizik açıklamaları reddeder.


Kirk’e göre Burke, toplumun evrensel düzenle ilişkili olan üstün bir ahlak düzenini metafizik bir kavrayışla temellendirir. Ancak Burke’ün “Düşünceler” (Reflections) adlı eserinde, evrenin kozmik yapısının tamamen metafizik bir tasarıma dayandığı fikrine mesafeli bir yaklaşım da vardır; tarih, belirli bir mantıksal gelişim içinde ilerler. Burke ve Smith, Fransız Devrimi’ni savunan Richard Price gibi düşünürlerin “ahlak tamamen akılla kurulabilir” iddiasına karşı çıkar. Price’a göre insanlık, saf akıl sayesinde evrensel ahlaki ilkeleri keşfedecek ve “dünya vatandaşı” düzeyinde birleşecektir. Bu yaklaşım, insanın rasyonel akıl yoluyla mükemmelleşebileceğini varsayan ütopyacı bir çizgidir. Buna karşılık Burke ve Smith, ahlakın yalnızca akıldan türetilemeyeceğini savunur. Onlara göre ahlaki yargılar; duygu (sempati, sevgi, öfke vb.), deneyim ve pratik akıl yürütmenin (prudence) birleşiminden oluşur. Ahlak soyut ilkelerden değil, insanın sosyal doğasından doğar. Burke, “Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağına İlişkin Felsefi Bir Soruşturma” adlı eserinde de metafizik kesinliklere karşı temkinlidir. İnsan, şeylerin duyusal niteliklerinin ötesine geçtiğinde mutlak bir hakikate ulaşamaz; bu alan, insanın kendi sınırları içinde verdiği bir mücadele alanıdır. Burke ve Smith, sağduyu ve sempati kavramları konusunda büyük ölçüde aynı çizgide buluşur. Darwin de Smith’in ahlak teorisinden etkilenmiştir. Smith’in “sempati” kavramı, Darwin’de doğal bir insan kapasitesi ve sosyal içgüdü olarak yeniden yorumlanır; sağduyu temelli bir evrimsel zemine oturur. Darwin’e göre doğal seçilim, insanların özellikle ailelerine ve yakın gruplarına daha fazla empati geliştirmesini açıklayan evrimsel bir mekanizma sunar. Bu nedenle ahlaki duygular, biyolojik olarak şekillenen ve evrensel akıldan türemeyen yapılardır. Modern nörobilim de bu yaklaşımı destekler: Beynin duygusal merkezleri zarar gördüğünde bireyler mantıklı düşünmeye devam edebilir, ancak ahlaki karar verme yetisi ciddi biçimde bozulur. Psikopati örneği de aynı sonucu güçlendirir: Psikopatlar yüksek düzeyde akıl yürütme kapasitesine sahip olsalar da empati, suçluluk ve utanç gibi duyguların eksikliği nedeniyle ahlaki davranış geliştiremezler. Darwin’e göre insanlar, eylemlerini iyi bir yaşam sürme ve sosyal arzuları tatmin etme doğrultusunda şekillendirir. Bu çerçevede Darwinci muhafazakârlığın teorik hattı büyük ölçüde Smith, Burke ve Darwin’in birleşiminden oluşur. Sonuç olarak ahlak, saf aklın ürünü değildir; duygu, sosyal içgüdüler ve aklın birlikte çalıştığı evrimsel bir mekanizmadır. Modern bilim (Darwinci evrim + nörobilim) de Burke ve Smith’in “insan doğası temelli ahlak” anlayışını güçlü biçimde destekler.


Metafizik muhafazakârlara göre, ahlakın temelini yalnızca evrimci anlayışla açıklamak mümkün değildir; çünkü evrimci yaklaşım, ahlaki düzen konusunda sabit ve evrensel bir temel sunmaz. Bu nedenle ahlaki düzenin ancak kozmik ve metafizik bir temele dayanarak mümkün olabileceği savunulur. İnsanların yaşamı kültürel kozmik bir anlayışa hizmet için vardır. Darwinciler ise beşerî kültürel düzen ilahi anlamdan yoksundur. D’Souza: günümüzdeki ahlak tartışmaları dini ahlak ile laik ahlak üzerinden yürütülmekte. Liberal ahlak yozlaşmalara yol açarken muhafazakâr bu konuda kaygılı. Ancak ahlakın tek basına teokratik temellere dayandırılması fanatizme yol açabilir. Akıl ve eleştiri olmadan doğrun ve ahlak mümkün değil Akıllı tasarım ahlakın temelini vermez: Akıllı bir tasarım var desek (metafizik). O zaman buradan ancak tanrının ahlaki olduğunu nerden anlayacağız? Tanrıdan yola çıkarak belirli bir dini ahlaki sisteme ulaşamayız.. Din ahlaka katkı sağlayabilir ancak tek kaynak değildir: din iyiyi ve ahlaklı olmayı emredebilir. Fakat ahlakın tek kaynağı din değildir. İnsanların kültürleri, deneyimleri gelenekleri de ahlaki düzeni oluşturur. Darwinci açıdan ise canlıların işlevleri ve eğilimleri vardır. İnsan yetenekleri ihtiyaçları doğrultusunda ahlaki çıkarımlar yapar. Darwincilere göre ahlak kozmik bir düzenle değil insan doğası ve evrimle açıklanır.


Metafizik ve evrimci muhafazakârlık, kölelik meselesine farklı açıklamalar getirir. Kölelik, ne yalnızca “doğal durum” ile ne de tek başına dini metinlerle tam olarak açıklanabilir; tarihsel, sosyal ve ahlaki boyutları olan bir yapıdır. Kölelik, köle ile efendi arasındaki doğal olmayan bir çatışma ilişkisi olarak görülebilir; karşılıklı adalet ilkesini ihlal ettiği için ahlaken sorunludur. İnsanlar tarih boyunca köleliği hem reddetmek hem de meşrulaştırmak için dini metinlere başvurmuştur. Bu durum, yalnızca teolojik temellendirmenin ahlaki doğruluk için yeterli olmadığını gösterir. Hume, Smith ve Darwin gibi düşünürler köleliği ahlaki olarak yanlış kabul eder; çünkü bu sistem insan doğasındaki empati, sempati ve adalet duygusuyla çelişir. Kölelik bu açıdan bir “asalaklık” olarak görülebilir; efendiler, kölelerin emeğini sömüren hileli bir ideolojik düzeni sürdürür ve bunu ahlaki gerekçelerle meşrulaştırır. Ahlaki doğrular yalnızca dini otoriteye dayanarak kesin biçimde belirlenemez; insanın doğal ahlaki sezgileri ve evrimsel olarak gelişmiş adalet duygusu da temel bir rol oynar. Buna karşılık metafizik muhafazakârlar, Darwinci yaklaşımın evrensel bir ahlak üretemediğini ve bu nedenle ahlaki temellendirmede eksik kaldığını savunur. Ancak evrensel bir ahlak fikri, en azından köleliği reddeden temel bir ilkeyi içerir; çünkü kölelik insan eşitliği ve adalet duygusuyla bağdaşmaz. Bu bağlamda bazı yorumlara göre Hristiyanlık ve İncil, köleliğin ahlaki sorunlarını görünür kılmada tarihsel bir rol oynamıştır. Metafizikçilere göre doğru ve yanlış, Tanrı’nın iradesine dayanır ve bu irade İncil aracılığıyla anlaşılır. Ancak İncil’de köleliği düzenleyen, köle itaati öneren ve eşitliği farklı yorumlayan metinler bir arada bulunur. Bu durum, Eski Ahit ve Yeni Ahit’te kölelik konusunda farklı yönelimlerin olduğunu gösterir; bazı bölümler köleliği düzenlerken, bazıları onu sınırlamaya çalışır. Köleliği savunan Hristiyan yorumlar genellikle toplumsal hiyerarşi fikrine dayanır. ABD İç Savaşı öncesinde Kuzey ve Güney’in aynı İncil’i okuyup farklı sonuçlara varması bunun örneğidir. Bu nedenle ahlaki ve siyasi yargılar yalnızca teolojik yorumlara indirgenmemeli; doğa, insan sezgisi, gelenek ve pratik akıl da birlikte değerlendirilmelidir.


KAYNAKÇA

Arnhart, L. (2003). Darwinian Conservatism as the New Natural Law. The Good Society, 12(3), 14-19.

Arnhart, L. (2005). Darwinian conservatism: A disputed question. In K. C. Blanchard (Ed.), Darwinian conservatism (2009, 2015 ed.). Imprint Academic.

Arnhart, L. (2005). Natural Law and the Darwinian Conservatism of Sex Differences. Perspectives on Political Science, 34(3), 135-143.

Duman, F. (Ed.). (2020). Muhafazakârlık okumaları içinde L. Arnhart, “Darwinci muhafazakârlık versus metafizik muhafazakârlık” (E. Doğu, Çev., ss. 225–245). Ankara: Kadim Yayınevi.

Koç, A. K. (2018). Friedrich Hayek’in Darwinci Muhafazakârlığı. Liberal Düşünce Dergisi23(90), 147-168.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page