top of page

AYDINLANMA ELEŞTİRİSİ: BURKE, KANT VE HUME

  • Yazarın fotoğrafı: Samet Ölçek
    Samet Ölçek
  • 12 Nis
  • 4 dakikada okunur

Edmund Burke 1729 yılında İrlanda/Dublin’de dünyaya gelmiştir. Hukuk eğitimi almış ve milletvekilliği yapmıştır. Devrim karşıtı bir düşünce yapısına sahiptir. En tanınan eseri olan Reflections on the Revolution in France, bunun bir kanıtıdır. Bu eserinde Fransa’da meydana gelen toplumun radikal bir şekilde değişimini ve eski düzenin yıkılmasını eleştirmektedir. Ancak Burke, tüm devrimlere karşı değildir; örneğin 1688 İngiliz Devrimi’ni olumlu değerlendirmektedir. 17. yüzyıl başlarında I. James ile başlayan Stuart dönemi, İngiltere’de merkezi yönetim çabalarının arttığı bir süreçtir. James I ve oğlu Charles I, yeni vergiler ve hukuk düzenine müdahale ederek geleneksel İngiliz siyasal yapısıyla çatışmıştır. Bu çatışmalar 1642–1648 arasındaki İngiliz İç Savaşı’na neden olmuş ve kazanan taraf Parlamento kanadı olmuştur. İç savaş sonunda I. Charles idam edilmiş ve Oliver Cromwell liderliğinde otoriter bir yönetim kurulmuştur. Cromwell’in ölümünden sonra sistem çökmüş ve monarşi geri gelmiştir; böylece bir Restorasyon dönemi yaşanmıştır. Charles II (1660–1685), parlamentonun isteklerini tamamen reddetmeyen, çatışmacı olmayan ve dengeci bir siyaset izlemiştir. William III ise 1688’deki Glorious Revolution ile iktidara gelerek parlamentoyu üstün hale getirmiş, kralın yetkilerini sınırlamış ve anayasal monarşiyi kurmuştur. İngiliz Devrimi’nin amacı geleneği korumak ve onu restore etmektir. Benzer şekilde Burke, Amerikan Devrimi’ne de tamamen karşı değildir. 1689 Bill of Rights, İngilizlere temel hak ve özgürlükler kazandırmıştır. Bu belge aynı zamanda Amerika kolonilerine İngiliz geleneği ve hak söylemlerini taşımıştır. Amerika’da bu haklar, Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olarak talep edilmiştir. Ancak bu taleplerin kabul edilmemesi, Amerika’da özgürlük fikirlerini canlandırmıştır.


Bununla birlikte, bu özgürlük ve bağımsızlık hareketleri Fransa’daki gibi radikal değil, tedricidir. Amerikan Devrimi hakların geri kazanımına dayanırken, Fransız Devrimi yeni bir düzen kurmayı amaçlamıştır. Birçok tarihçi bu devrimin ağır vergiler ve ekonomik kaygılarla başladığını belirtse de, asıl mesele vergilerin kendisi değil, temsil edilmedikleri bir meclis tarafından vergilendirilmeleridir. Ekonomik sebepler bu süreci yalnızca tetikleyici bir rol oynamıştır. Amerikalı Whigler “no taxation without representation” (temsil olmaksızın vergilendirme yapılamaz) sloganıyla devrim hareketlerini meşrulaştırmıştır.


Fransız Devrimi ise tamamen yeni bir toplumsal düzen kurma amacı gütmüştür. Ancien Régime’i değiştirmeyi amaçlayan bu devrim, yumuşak ve temkinli anayasal değişim hedefleyen İngiliz Devrimi ile aynı geleneğe dayanmaz; farklı bir siyasal mantıkla hareket eder. Fransız Devrimi hakları tarihsel gelenekten değil, evrensel akıl ve doğa kavramından türetir. Burke ise Fransız Devrimi’ni insan aklına sınırsız güven nedeniyle tehlikeli bulur. Ona göre bu yaklaşım, toplumun organik yapısını bozar ve dini yok sayar. Böylece Şanlı Devrim, İngiltere’de siyasi sistemin ihyasını amaçlayan bir süreçtir. Bu nedenle Şanlı Devrim, ideal düzene yani Magna Carta geleneğine ulaşmayı temsil eden tedrici bir devrimdir. Amerikan Devrimi ise Bağımsızlık Savaşı sonrası İngiliz geleneğine referansla şekillenen bir özgürlük devrimidir. Fransız Devrimi ise Burke’e göre alışkanlıkları yıkan, düzeni ters yüz eden, ticareti zayıflatan ve aşırı akılcılığa dayanan bir devrimdir.


David Hume, Burke ile benzer şekilde soyut akıl yürütmeye karşı çıkar. Ona göre toplumlar yalnızca deneysel bilgi ve gözlemle açıklanamaz; toplum salt akıl ile inşa edilemez. Hume’a göre akıl, tutkuların kölesidir. Deneyimci bir düşünür olarak birey–devlet–toplum ilişkisini açıklar. Toplum, karmaşık ilişkiler ve kurallar bütünüdür ve tarihsel deneyimlerden ortaya çıkmıştır. Gelenekler uzun tarihsel süreçler sonucunda oluşur ve bu yapıdan koparılmaları toplumun işleyişinde aksamalara neden olur. Edmund Burke, sözleşmeci teorisyenlerin doğa durumu fikrine de eleştiriler getirir. Ona göre bu tür hipotetik doğa durumu kurguları, insanı tarihsel bağlamından koparır ve toplumu soyut akılla yeniden tasarlanabilir bir yapı olarak görür. Bu nedenle bu teoriler hem gerçeklikten uzak hem de siyasal açıdan tehlikelidir. David Hume ise siyaset felsefesini insan doğasının akıl ve duyular üzerinden şekillenen yönleriyle açıklar. Bu anlayışta devlet; düzen, özgürlük ve adalet gibi unsurların tarihsel süreç içinde kurumsallaşmasıyla ortaya çıkar. Toplum, anlamını ve düzenini dışarıdan bir müdahaleyle değil, kendi iç dinamikleriyle üretir. Bu içkin yapı zamanla devleti ortaya çıkarmış, böylece devlet aklın bilinçli bir tasarımı olmaktan ziyade tarihsel bir oluşum haline gelmiştir. Burke, sözleşmeci düşünürlere tamamen karşı çıkmasa da soyut ve tarih dışı “doğa durumu” kurgusuna karşıdır. Ona göre bu yaklaşım, insan aklını tarihsiz bir kurucu güç olarak ele alır ve toplumsal gerçekliği soyutlaştırır. Buna karşılık Burke, sosyal sözleşmeyi geçmiş, bugün ve geleceği birbirine bağlayan tarihsel bir olgu olarak yorumlar. Bu sözleşme, yalnızca bireyler arasında yapılan bir anlaşma değil, kuşaklar arası sürekliliği sağlayan bir toplumsal bağdır.


Immanuel Kant, Aydınlanma’yı insanın “ergin olmama” (sapere aude) durumundan çıkışı olarak tanımlar. Bu ergin olmama hali, bireyin dogmalar, geleneksel otoriteler ve dışsal yönlendirmeler altında kalmasıdır. Aydınlanma ise insanın bu otoriteleri sorgulayabilme ve kendi aklını kullanabilme cesaretidir. Bu sürecin temel koşulu özgürlüktür. Kant’a göre Aydınlanma aklı yüceltir; ancak akıl tek başına yeterli değildir. İnsan, duyu organları aracılığıyla deneyim elde eder ve bu verileri akıl yoluyla düzenler. Bu nedenle insan hem duyusal hem de akli sınırlar içinde bilgi üretir; mutlak bilgiye ulaşamaz. Siyasal alanda Kant, bireylerin özgürlük temelinde bir arada yaşamasını savunur ve sosyal sözleşmeyi bireylerin özgür iradelerine dayanan rasyonel bir düzen olarak görür. Bu düzenin ahlaki temeli Categorical Imperative’dir. Bu ilke, bireylerin eylemlerinin evrensel bir yasa olup olamayacağını sorgulamalarını gerektirir. Böylece bireyler hem ahlaki hem de siyasal düzlemde özgür ve özerk varlıklar olarak konumlanır.


Son olarak, David Hume, Edmund Burke ve Immanuel Kant gibi Aydınlanma dönemi düşünürleri, insan aklına duyulan sınırsız güvenin her zaman olumlu sonuçlar doğuracağı fikrine eleştirel yaklaşmışlardır.



KAYNAKÇA

Ceylan, A. Y. (2007). EDMUND BURKE’ÜN “MUHAFAZAKAR” DÜŞÜNCESİNDE “İYİ DEVRİM”“KÖTÜ DEVRİM” AYRIMI. Muhafazakar Düşünce Dergisi, 3(11), 23-44.


Duman, F. (2018). Demokrasi ve muhafazakârlık: Gerilim, risk ve imkânlar. Ankara: Kadim Yayınları.


Kanatlı, M. (2022). Salt akılcı olmayan liberalizm: Hume ve Kant. Konya: Çizgi Kitabevi.


Koç, A. K. (2018). İngiliz ve Amerikan Devrimlerine Fransız Devrimi Üzerinden Bir Bakış. Liberal Düşünce Dergisi, 23(91-92), 53-73.


Şahin, B. (?). Hume, D. 8. Hafta Neo-Modern Meydan Okuma I: David Hume ve Adam Smith’in Düşüncesi.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page