AHMET AĞAOĞLU’NUN DÜŞÜN YAPISI
- Samet Ölçek
- 21 Nis
- 11 dakikada okunur

AHMET AĞAOĞLU KİMDİR?
Ahmet Ağaoğlu 1869 yılında Azerbaycan-Karabağ/Şuşa’da dünyaya gelmiştir. Eğitiminde amcası Hacı Mirza Mehmet etkili olmuştur. Amcası, Ağaoğlu’na küçük yaşlardayken Farsça ve Arapça öğretmiştir. Annesi dindar ama Rus hayranıydı, Ağaoğlu’na gizlice Rusça öğrenmesi için Ermeni öğretmen tutmuştu. Lise zamanında ise Rusların açtığı 40 Ermeni 5 Türk öğrencinin bulunduğu bir okulda eğitim aldı. 4 Türk Ermeni zorbalığından okulu bırakırken bu sınıftan mezun olan tek Türk Ağaoğlu idi. Daha sonra Tiflis’te Jimnazyum’a gitti ve 1887 yılında mezun oldu. 1887 yılında Petersburg’da Enstitü Politeknike kabul aldı. Burada Rus matematik profesörü tarafından dersten bırakılmış ve devamında kendisi de enstitüden ayrılır. Enstitüyü bıraktıktan sonra Paris’e gitmiştir. 1888 yılında College de France’da Hukuk eğitimi alır. 1890 yılında ise Paris’te İttihat ve Terakki ile tanışmıştır. 1894 yılında eğitimini tamamlayıp Kafkasya’ya geri dönmüştür. 1896 yılında Şuşa’ya gelerek burada Fransızca öğretmenliği yapmıştır. 1897 yılında Kaspi gazetesinde yazarlık yaptı. 1902 yılında Bakü’de Büyük Belediye Meclisinde üyelik yapmıştır. 1905 yılında Hayat gazetesine başyazarlık yapmıştır.
1908 yılında Rus takiplerinden kaçarak Osmanlı’ya gelmiştir. 1910 yılında Osmanlı’da Afyon mebusu seçilir. 1911 de Türk Yurdu (Türkçülüğün modern anlamda şekillendiği ve sistemleştiği en önemli düşünce platformlarından biridir) dergisini arkadaşlarıyla kurdu. Azerbaycan’ın bağımsızlığı için diplomatik Mücadele katkısı bulunur. 1919’da savaş sucu işlediği gerekçesiyle İngilizlerin isteğiyle Osmanlı tarafından tutuklanır ve Malta’ya sürgün edilir. Ankara’nın esir değişimi ile ülkeye geri getirilir. Yazıları ile milli mücadeleyi desteklemiştir. 1923’te milletvekilliğine seçildi ve Türk ocaklarında aktif katılımı vardı. 1925’te İnönü ve Atatürk’e sunduğu rapor yüzünden vekilliği düşürüldü ve Ankara Hukuk mektebindeki hocalık görevinden uzaklaştırıldı. SCF’nin kurulmasında ön ayak oldu. İnönü’yü eleştiren yazıları sonrası Akın gazetesi kapatıldı ve İstanbul Üniversitesinden emekli edildi. 1939 yılında ise vefat etmiştir.
AHMET AĞAOĞLU’NUN DÜŞÜN YAPISI
Osmanlı aydını geri kalmışlığı ve askeri alanda yenilgilerin; siyasi, iktisadi ve sosyal alanda çözümü “medeniyet” kavramı içerisinde aramıştır. Bu sorun Osmanlı’ya özgü olmamakla birlikte Rusya’da da görülür. Rus işgali altındaki Azerbaycan’da Ağaoğlu, Batı’nın gelişmesi Doğu’nun geri kalmışlığını, bireyin varlığı ve yokluğunu liberalizme dayanarak açıklamaktadır. Ağaoğlu, Türkçü, modernist İslamcı, liberal ve Batıcıdır. Gökalp, Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim der. Ağaoğlu’na göre medeniyet bir hayat tarzıdır maddi manevi içinde barındırır. Maddi olarak elbise, mimari, ibadet vs.; manevi, duygu ve düşünce.
Dünya’da 3 medeniyet vardır:
1- Brahma-Buda
2- İslam
3- Batı
İslam ve Buda medeniyeti Avrupa medeniyetine maddi ve manevi olarak yenilmiştir ve onu tamamen örnek almaları gerekmektedir (sosyal Darwinizm). Batı medeniyeti bölünemez bir bütündür, süzgeçten geçirilemez ve parçalanamaz. Tanzimatı sadece memur yetiştirmekle sınırlı olduğunu ve memurların medeniyet kurmadan uzak oldukları için eleştirmektedir. Milletin özü dış görünüşünde değil, dilinde ve kendine has ruhunda (üslubunda) saklıdır. Ağaoğlu, milliyetçilik konusunda hümanist bir tutuma sahiptir.
Medeniyet/kültür değişiminin üç türü vardır:
1- Yüksek kültürlünün düşük kültürlüyü istila etmesi ve ona kabul ettirmesi
2- Yüksek kültürlü kültürün barbarlar tarafından işgal edilerek eski kültürün yeniden ortaya çıkması
3- İradesi ve hakimiyeti kendisinde olan bir toplumun kendi kültürünü değişimi (Rusya, Japonya ve Türkiye)
Atatürk’ün medeniyet ve kültür ayrımı neden Gökalp’e uymaz çünkü Ağaoğlu’na yakın ama aynı değil: CHP liberal ve parlamenter demokrasi ithalini dışlar. Ağaoğlu 1926 yılında Ata’ya sunduğu raporda dış yatımın desteklenmesi gerektiğini yoksa kapalı bir ekonominin oluşacağı ve iç kaynaklara yönelmek zorunda kalarak vergilerin arttırılmasının halkta prestij kaybına neden olacağını düşünür.
Ağaoğlu’na göre, CHP’nin prestij kaybı sebepleri:
1- Feragati nefs kifayetsizliği (Kişisel çıkarlarından vazgeçememe)
2- Fıkranın ataleti (zihinsel durgunluk)
3- Mütekabil murakabenin mefkudiyeti (Karşılıklı denetimin yokluğu)
Ağaoğlu, Kadrocular ile fikir çatışması içerisindedir. Ağaoğlu liberal iktisadi politikalar olan; bireysel ekonomi anlayışını, devletin ekonomide sınırlı olması gerektiği ve bireysel özgürlükleri savunur; Kadrocular ise devletçi ekonomi modeli, planlı kalkınmayı savunur. Ağaoğlu, Türk inkılaplarını Şark durumundan kurutulmak için yapıldığı dolayısıyla Batı’nın liberal inkılabının getirdiği bireyciliğinde uygulanması gerektiğini savunur. Yapılan inkılaplar demokrasi ve bireyi güçlendirmeyi amaçlıyordu ama uygulamada devletçilik ağır basmış ve birey geri planda kaldı. Kadrocular emperyalizm, üretim vs. konuları ekonomik sebeplerle açıklar; Ağaoğlu ise sorunu siyasi ve kültürel nedenlere bağlar (özgürlük eksikliği, zihniyet problemi). Ahmet Hamdi Başar’a göre, ülke geri kaldığı için yönetim kötü; Ağaoğlu ise Doğu toplumunun geri kalmışlığının sebebi hürriyetsizlik ve gelişmenin ana şartı özgürlüktür. Irk yerine kültür temel alınırsa Avrupalılar gibi olabiliriz. Ağaoğlu imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir millet anlayışına da karşı çünkü bu anlayış bireyi bastıran ve gerçekçi olmayan bir eşitlik anlayışıdır. 1929 ekonomik buhranı Ağaoğlu’nun iktisadi ve siyasi liberalizm tezini çürüterek CHP’nin devletçi ekonomi uygulamalarını tercih nedeni yaptı. Tekrar bu fikirlerin gün yüzüne gelmesi ise II. WW sonrası döneme denk gelecektir.
Medeniyet=hayat tarzı. Buda-Brahma medeniyeti: Çinhindi, Çin, Hindistan, Japonya, Kore. Batı medeniyeti: Avustralya, Amerika, Avrupa. İslam medeniyeti: Afrika, kısmen Asya ve Avrupa. Medeniyet, ortak maddi ve medeni unsurlardan oluşur.
Medeniyet ikiye ayrılır:
1- Maddi unsur: Kıyafet, mimari, ibadet şekli (dışa yönelik)
2- Manevi unsurlar: düşünce, duygu, zihniyet (derin, kalıcı)
İslam alemi dinen kalben ve lisanen (Arapça ve Farsça) ortak zihin yapısı aynı düşünce ve kalp yapısı ortaya koymuştur. Avrupa’da Fransa, Almanca ve İngilizce yaygın kullanılan dillerdir eskiden ise Latince ve Yunancaydı yani ilim ve dil de ortak noktaları vardır. Eserler ise bu ortak dillere hızlıca çevrilirdi ortak bilim ve edebiyat var. Yine ortak kongreler, uluslararası iş birlikleri ve kurumlar var. Avrupa’da aynı düşünür, hisseder ve benzer zihniyeti vardır. Brahma ve İslam Medeniyeti, Batı medeniyetine yenilmiştir.
Yenilme iki türlüdür:
1- Maddi: bu yenilme 300 yıldır devam etmektedir. İslam’ın son kalesi Osmanlı’nın yenilmesi bu mücadelenin sonuncusudur.
2- Manevi: Avrupa medeniyetinin zihniyetini kabul etmedir. Kıyafet, eğitim, siyaset ve bilim taklidi bunun açık göstergesidir.
Galibiyet üstünlüğü kazananın bütünlüğüdür, bir parçası değil. Gelişmeler bitkilere benzer başka çevrede solup gider. Avrupa galip gelmişse bilim ve fende değil tüm unsurlarıyla galip gelmiştir. Medeniyet bölünmezdir onu tam almak istemeyenler ona çarpar ya da çöker. Peki milli şahsiyet ne olacak? Şahsiyet ve öz aynı şeyler değildir. Her varlığın özgülüğü vardır. Kimlik ise değişmez bir öz değil maddi farklılık ürünüdür. "Homo sum, nihil humanum mihi alienum est" (İnsanım, insani hiçbir şey bana yabancı değildir). Ağaoğlu ırkçılığı reddeder ve medeniyeti evrensel olarak ele alır. Ancak her milletin kendi tarihsel ve kültürel şahsiyeti içerisinde farklı yorumlandığını düşünür..
Din sadece ruhani ihtiyaçlarımızı karşılamakla kalmaz aynı zamanda maddi hayatımızı da düzenleme çabası içerisine girer. Batı dini özel hayata sokmaz Hz. İsa: Sezar’ın hakkı Sezar’a. Bizde ise din hayatı düzenliyor. Hristiyanlık başlangıçta ruhaniydi kilise etkisi ile toplumsal olaylara dahil oldu. Peygamber ise devlet kurduktan sonra toplumsal düzene dahil oldu. Orta çağda kilise siyasi ve toplumsal hayatı kontrol etmekteydi. Bu güç sahibiyeti Roma’nın çöküşünden sonra ortaya çıkan boşluktan ötürüdür. Kilisenin gücü zamanla dini aşarak devlet gibi davranmaya başladı ve toplumun her kesimine müdahil oldu. Luther, Erasmus, Melanchthon’un propagandaları toplumda büyük yankı uyandırdı. 200 yıllık bir süreçte Clericalisme ve liberal zihniyet dinin devlet işlerine karışıp karışmayacağı fikri yüzünden kavga etti. Daha sonra kilise gücünü yitirince bilim ve felsefe bağımsızlaştı. Din birey ve devleti yönetemez hale getirildi din kendi alanına çekildi. Avrupa’da zaten bu yüzden ilerledi. Ağaoğlu, dinin bir inanç ve ibadet alanı olduğunu; dünyevi işlere devlet yönetimi, hukuk, ekonomi gibi işlerden ayrı olması gerektiğini savunur. İnsanlar dini inançları olabilir bunları korumaları en doğal hakkıdır fakat devlet ve toplumsal yapıda inanç ve din olmamalıdır; toplumsal düzen modern ihtiyaçlara göre düzenlenmelidir.
Ahlak iyilik ve kötülük ayrımı ve bunların kaidelerinden ibaretse biz çağdaş ülkelerden ahlakça geri kalmış durumdayız. Çok eşlilik, örtünme gibi faaliyetlere bakılırsa bizde ahlak sadece kadını kapsıyor. Ya da zina işleyen bir kadın cezalandırılır. Bunun dışında peygamber ve imamlara toplumsal olarak saygı vardır. Bunun dışında toplumda ahlak kaidelerinden bahsedilemez. Bizde de yalan söylemek, hırsızlık yapmak vs. ahlaksızlık olarak kabul edilir. Hırsızı toplumdan dışlarız ancak zengin ve makam sahibi hırsızların elini sıkarız. Toplumsal ve sınıfsal ahlak meselesine gelince bizde bunlardan ikisi de yoktur. Modern toplumlarda sınıflar, kurumlar vardır ve insanlar bunlardan birçoğuna üye olabilir ve bu grupların ahlak kuralları vardır; kurallara uymayanlar toplumsal yaptırımlarla karşı karşıya kalır. Türkiye ’de ise zümre ve toplum gelişmemiştir. TR’de siyasi partiler kurumsal disiplinden yoksundur. Üyeler parti programlarına inanmadıkları için partiler dağılır (İtilaf ve Hürriyet ve İttihat ve Terakki). Batı’da ise kural, disiplin ve yaptırım vardır. Bizde ahlak sadece cinsi olarak görüldüğünden Batı’dan ahlak olarak çok üstün olduğumuzu iddia ederler. Biz genel ahlaktan bahsederken sadece namustan (alt tabakadan) bahsederiz oysa üst tabaka ahlakı önemsemeyiz. Burada Ağaoğlu saray erkanının yaptığı ahlaksızlıklara değiniyor. II. Abdülmecit’in İngiliz subaylarını kabulü, İstanbul’un işgal direnişlerine karşı ordu kurması, şeyhülislamın fetva vermesi, Damat Ferit’in işgal güçleriyle iş birliği içerisinde olması vs. İnsanlar ahlakı çevrelerinden öğrenir; aile, okul, din vs. İslamiyet ahlak açısından yüce bir dindir. Ancak bizler çocuklara kuran ezberletip, abdest aldırıp, namaz kıldırıyoruz dinen kendisini ibadete vermiş ahlaken kenara çekilmiş toplum yetiştiriyoruz. Görüldüğü üzere dinin ahlaki etkileri zayıftır.
Edebiyatta ise hem etkilendiğimiz çevre fakir hem biz fakiriz. Meşruiyetin ilanına kadar ülkemizde ahlak adına dersler verilmemekteydi. Avrupa’da bilim ve felsefe sürekli gelişiyor ancak biz bu gelişmelerden uzağız ve üretim değil taklit ediyoruz. Edebiyatta ahlaka hitap eden eserler eksik ve var olan fabllarda çağın gerisinde. Doğu’nun siyaset anlayışında yönetici mutlak güç sahibi ancak halkı zorbalıkla yönetiyor ve adil değil; otoriteye itaati meşrulaştırıyor. Batı’da Montesquieu, Marx, Rousseau varken biz hala Şeyh Sadi ile eğitim veriyoruz. Biz vatandaşlara itaati öğretiyoruz. Öyleyse sadece eğitim ile ya da kurumların dönüşümü ile ahlaki dayanışma mümkün değildir. Bireylerin zihniyeti, kaderci ahlak anlayışı yerine dayanışma, sorumluluk ve toplumsal temelli ahlak inşa edilmelidir.
Batı’da birçok dini ve milli bayram vardır. Bu durum bireylerin ilk yaştan itibaren milli değerleri aşılarlar. Bizde gerek kadının durumu gerekse bayram eksikliği bu değerlerden bizi eksik bırakmaktadır. Okullarda falaka, işkence, asık yüzlü hocalar ile dolu ve eğitim müziksiz, resimsiz oyunsuz devam ediyor. Aile baskısı, yanlış eğitim ve din ve edebiyatın pasifleştirici etkisi bir de üstüne devletin baskıcı yapısı devreye girince insan tamamen eziliyor. Böylece kendini gerçekleştiremeyen bireyler toplum için değil kendi çıkarları içi yaşıyor. Bireysel girişimler ise ancak özgüven ile olur. Bu da geri kalmış bir toplumun sürekli kılıyor. Batı’da ise FD ile ferdiyet önem kazandı ailevi, toplumsal ve siyasi zincirlere bağlanmış bireyler artık fennin, ilimin, sanatın yükselmesini sağladı.
Serbest rekabetin gelmesiyle insanlar tarihte görülmemiş şekilde güçlendi. Dayanışma toplumda kendiliğinden oluşmaz rekabetin doğal bir sonucudur. İnsanlar birbiriyle rekabet eder ama ortak çıkarı da korumalıdır. Tek başına yapılamayan işler birlikte kolayca yapılır sendikalar, kooperatifler vs. bu şekilde ortaya çıkar. Aynı meslek grupları küçük zümreleri; zümre ahlakını oluşturur. Bizde ise serbest rekabet olmamıştır ve toplumda imtiyazlı asilzade sınıflar olmuştur. "Fert yok, cemiyet var, hak yok, vazife var" prensibine -ki gerçekte "kimse yok, padişah var, hak yok keyif var" prensibinin aynıdır. Etrafımızda komünizm ve Bolşevik İhtilali var bu akımlar özünde fertlerden doğmuştur.
Aile, fert ile cemiyet, tabiat ile insanlık maddi hayat ile manevi hayat arasındaki ilk köprüdür.
Topluluklar üç aşamadan oluşur:
1- İlkel kabile ve aşiret: aile kabile içerisinde erir, fiziksel güç önemli olduğunda erkek daha üstün, kadının değeri düşük, aile hayatı zayıf
2- Devlet/millet toplumlar: bağımsız bir sosyal birim, kadın hakları var, aile bağları güçlü
Toplumsal gelişme aileyi ve kadını güçlendirir.
Aile iki temel faktörle açıklanır
1- Doğal faktör: erkek-kadın arasındaki çekim, doğal seçilim
2- Toplumsal faktör: toplumsal yapı, gelenek, kültür, kurumlar
Bizim aileler sevgiden doğmaz, sokakta görüp beğenmeden doğar. Evlilikler tanışma ve birleşme ile olur bizde ise birleşme ve tanışma ile oluyor.
Cemiyet: ortak duygu, düşünce ve idealler taşıyan şuurlu zümre. Çağdaş cemiyetlerin ortak alanları ve amaçları vardır ama bizde yoktur. Örneğin harp zamanı halkı halkı tanımaz oldu. Camiler de namaz kılma vakitleri hariç boş yerlerdir. Ailenin yanı sıra cemiyeti felsefe ve edebiyatta güçlendirir. Biri fikren biri akım olarak birleştirir. Avrupa bu konuda çok ileriyken biz fakiriz. Avrupa fikir cereyanlarını takip hevesi Tanzimat ile başlamıştı fakat önemli adımlar atılmamıştır. Edebiyat hayattır bizim eski edebiyatımızda bir şey bulunmaz. Roman, komedi gibi türler edebiyatımıza yabancıdır; hâkim türler hiciv ve hüsrevdir bunlar ise Farsça etkisindedir. Batı ve Rus edebiyatı, İslam edebiyatına nazaran daha zengindir. Namık Kemal ile edebiyatımız toplumsal ve siyasi bir araç haline gelmiştir çünkü edebiyatı topluma yaklaştırmıştır. Ancak Kemal’in edebiyat çizgisi devam ettirilememiştir. Eski edebiyatımız Acem ve Arap’ı taklit etmiştir. Doğu toplumları baskı ve toplumsal yapı yüzünden birey ruhları bastırılmıştır ve sanatkâr tarafları gelişmemiştir.
Devlet Doğu toplumlarında hükümet ile karıştırılmıştır ce Türkler de bu hatayı yapmışlardır. Hatta ileriye gidip şahısla ve aile ile de karıştırmışlardır. Oysa devletim doğuran millettir bu yüzden devletin tek tabii adı millettir. Sülaleler, hükümetler, hanedanlıklar yıkılır ama millet devam eder. Osmanlı, İngiltere gibi çok milletli bir yapıya sahip değil, fetih ile genişlemiş tek ve bütün bir devlet. Osmanlı’nın yıkılması her cemaatin kendisini şahsi bir varlık olarak nitelendirip devletten imtiyazlar istemesiyle başlamadı.
1- Kılıçla alınanın kılıçla idare edileceği
2- Farklı milletleri birbirinden ayrı tutması (imtiyaz vermesi)
Osmanlı’nın çöküşü sadece dış baskılardan değil aynı zamanda toplumsak bütünlüğün sağlanamamasından ötürüdür.
Osmanlı devlet büyüklerinin iki temel hatası vardır:
1- Devleti kuran Türkleri bilinçli olarak güçlendirmemesi
2- Anadolu’nun ihmali
Doğu’da hükümet hükümdardan ibarettir. İslam Allah ile kul arasına mesafe koyar. Tabiatı gereği İslam ile ilahi/gökten gelen tanrı bağdaştırılamaz. Peygamberler bile günah işlerken beşerî olan hükümdar kusursuz olamaz. Merkezi hükümetler ve valilerin yetkisi o kadar fazlaydı ki yerel yönetimlere serbesteden söz edilemiyordu. Adli teşkilatımız çağdaş milletleri taklit ederek Kanuni Esasi ile ilan ettik. Ancak ne adil olabildiler ne de bağımsız. Tanzimatta ise Mecelle yapıldı ve bir abidedir. Ancak modern hukuk yerine geleneksel hukuk üzerine inşa edildi. Ağaoğlu iflas etmiş olan geleneklere sarılmak yerine hayatımızı modern esaslar üzerine inşasını savunur. Osmanlı’da ise Meşruiyet ile başlayan hukuki modernleşme ancak eski otoriter zihniyetin devamı olabilmiş ve çözüm getirmemiştir.
Devlet ile fert arasındaki ayrımın önemli hale gelmesinin iki temel sebebi vardır:
1- I. WW: Savaş sonrası çıkan krizler medeniyetin aslında sağlam temelde kurulmadığını gösterdi.
2- Bolşevik İhtilali: çok büyük bir ülke olan Rusya’da çok küçük bir grup iktidarı ele geçirdi. Devamında İspanya, Polonya ve İtalya’da benzer olayla görüldü.
Dönemde Nazizm ve Komünizm gibi yönetim anlayışı Avrupa’ya hâkim olmaya başlıyor. Ağaoğlu, Kadro dergisine fikir olarak karşı ama yayınlanmasına karşı değil. Ancak dogmatik konuştukları için onları eleştiriyor.
Kadro dergisi inkılapları kendilerinin temsil ettiklerini iddia ediyor. Ağaoğlu onları devrimi kendi tekellerine almak ile suçluyor. Doğruyu ve yanlışı bilen tek grup kendileriymiş gibi gösteriyorlar ve farklı düşüncelere yer bırakmıyorlar. Tıpkı kilisenin Hors de mo pont de salut/benm harcmde necat yok.” Düsturuna benzetiyor. Kadrocular Türk inkılabını büyük buhran ile bağlantılı gösteriyor. Ancak Ağaoğlu bu krizin büyük değişimler başlattığını ve inkılapların da bu küresel değişimin bir parçası olduğunu savunuyor. Zaten inkılap yapılırken TR dış dünyadan soyutlanmıştı ve buhran başladığında inkılapların temel kararları alınmıştı. Dışsal faktörler olduğu kadar inkılapların işsel yönü de bulunmakta ve içsel dönüşüm daha derin. Kadrocuları burada Marksist olmakla suçluyor. Onlar saltanat, hilafet, aile ile ilgilenmez bunlar alt yapı değildir. Onlar sınıf çekişmesi ve sermayeyi önemser asıl olan onlar için ekonomi diyor. Yani bunların anti kapitalist düşünceler Türk toplumunu açıklamıyor. Avrupa gibi TR’de sınıf çatışması yok ve analizleri hatalı diyor. Onlar sermaye baskısını önleyelim, sınıf çatışması olmayan bir toplu yaratalım derdindeler ve devletin ekonomiyi, üretimi ve toplumsal yapıya müdahalesi ile çözme peşindeler. Ağaoğlu ise bunları mekanikçi olması ve merkezi otoriter bir yönetim anlayışları nedeniyle eleştiriyor. Marksizm göre sorunların kaynağı özel mülkiyet önerisi ise ortak mülkiyet. Kadrocular Marksizmin etkisinde ama bir sosyalist değiliz diyorlar. Yani sosyalizmin fikirlerini savunuyorlar ama sosyalist dolmadıklarını iddia ediyorlar ve mülkiyeti kabul ediyorlar. Kadrocular çelişkileri çözelim isterken kendileri yeni çelişkiler yaratıyor. Marksizm sistemli/ tutarlı bir düşünce olabilir ancak Kadrocular bu sistemi yarım uyguluyor ve çelişki yaratıyor.
İlkel toplumlarda dayanışma, mesleklerin benzerliğinden doğar ve dayanışma yüzeyseldir. Gelişmiş toplumlarda ise dayanışma açık iş bölümüne dayanır ve organiktir. Demokrasi bireysel özgürlükler üzerine kurulur. Kadrocular demokrasiyi överler ancak bireysel özgürlüklerden hoşlanmazlar. Özgürlük onların savunduğu gibi milleti birbirinden ayırmaz aksine birbirine bağlar. Hatta demokrasinin çıktısı bugünkü muasır medeniyetlerdir. Batı’da özgürlükler sayesinde gelişmeler çıkmıştır: Rönesans, Reform, FD. Ancak Doğu’da birey ezilir devlet yüceltilir. İnkılaplar bireylere özgürlük vermiş ülkeye demokrasi getirmiştir. Halk kendi özgür iradesiyle inkılaplar aracılığıyla kendini kurtarmayı amaçlamakta ancak kadrocular aşırı devletçiliğe gitmektedirler.
Devlet doğası gereği devletçidir. Ancak mühim olan devletin müdahale sınırı çizebilmektir. Toplumların ve devletlerin gelişebilmesi için bireyler özgür olmalı. Bireyler özgür değilse durgunluk ve gerileme kaçınılmazdır.
Kadrocuların sandıklarının aksine toplumsal sorunlar sadece kapitalizmden kaynaklanmaz. Yunan-Roma’da pleplerde çatışmalar vardı. Orta çağda feodal-kilise-kral çatışmaları vardı. Toplumsal oluş evreleri çatışmaları da beraberinde getirir. Bu çatışmalar işçi-burjuva çatışmasına özgü değildir. Değişim süreklidir bu süreçlerin itici gücü bireylerdir.
I.WW zamanında savaş baskısı devletlere müdahale etme olanağı tanıdı. Savaş sonrası liberal demokrasi tipinin sona erdiğini düşünenler oldu bunlar komünistlerdi.
Komünizmin getirdikleri:
· Zengin ve fakiri kaldırma
· Sınır ve milletleri kaldırma
· Savaş ve devleti kaldırma
· Fazla ve eksik üretimi kaldırma
Kapitalizmin çelişkileri
· Sermaye az sayıköyle ve da elde toplanır
· Zengin ve fakiri kaldırma
· Köylü ve küçük üreticileri işçileştirme
· Büyük fabrikalar etrafında dev işçi sınıfı oluşturma
Komünizm ve sosyalizm dışında bir diğer aşırı devletçi anlayış faşizmdir. Faşizm; komünizm ve sosyalizme tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Faşizmin amacı:
· Ulusal yaşamı ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan düzenleme
· Sınıflar arası ilişkiyi kontrol etme
· Bireysel faaliyetleri devlet denetimine bırakma
Kadrocular ne faşist ne komünist ama demokrasiyi eleştiyor. Onlara göre TR yarı sömürge durumda ve yabancı sermaye, emek sömürüsü ülkeyi geri bırakıyor. Kurtuluş savaşı vermemizin sebebi buydu zaten ki bu TR özel değil geri kalmış tüm devletlere özgüdür. Kadrocular sosyalist ya da komünist değiller özel mülkiyeti inkâr etmiyorlar ama komünist ve sosyalist metot taraftarıdırlar. Kendilerini Kemalist, inkılapçı ve devletçi olarak anıyorlar.
KAYNAKÇA
Yılmaz, Murat (2007). “Ahmet Ağaoğlu”, T. Bora ve M. Gültekingil (Ed.), Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce- Cilt 3: Modernleşme ve Batıcılık içinde (s. 304-313). İstanbul: İletişim Yayınları.
Ağaoğlu, Ahmet (2013). Üç Medeniyet. İstanbul: Doğu Kitabevi. • Ağaoğlu,
Ahmet (1933). Devlet ve Fert. İstanbul: Sanayiinefise Matbaası.
Asadov, C. (2019). Ahmet Ağaoğlu’Nun İrşad Gazetesi’Ndeki yazıları (1905-1906) (Master's thesis, Marmara Universitesi (Turkey)).



Yorumlar